KÖSTEKLİ SAAT
Üç dar sokağın kesiştiği küçük
meydana bakan eski bir apartmanın teras katında yaşlı bir adam yaşardı. Kimseye
görünmeyen, kimse ile konuşmayan, pek nadir dışarıya çıkan, kendi halinde ama
bu durumuyla da pek dikkati çeken zararsız, tuhaf sayılabilecek birisiydi.
Komşularına göre ise kendisini 'ressam' diye tanıtan, ayyaş, kafayı sıyırmış,
tarifi tam yapılamamış çatlak bir ihtiyardı. Anlatırlardı onu; ayaklarından
tavana asılarak uyuyabilme yeteneğine sahipti, hamam böceklerini ipe dizer
kolye niyetine boynuna takardı, dışarıya çıktığında kızıl saçlı, endamı güzel
fahişeleri bulur, metruk otellerde onların bedenlerini tuval niyetine kullanır,
şehvetle türlü renklerde boyardı. Böyle anlatırlardı…
Mahalle halkı, hayal güçlerini de
zorlayarak yaşlı ressamın hikâyelerini bilhassa kıraathane toplantılarında daha
heyecan verici sohbetlere dönüştürürler ve onun duyulmadık marifetlerini yeni
ilavelerle abartarak diğerleriyle paylaşırlardı. Bilhassa da şu kızıl saçlı,
endamı güzel fahişelerin çıplak bedenlerine fırçayı nasıl gezdirdiği meselesini
ince ve dolaylı, iç gıcıklayıcı tariflerle anlatmadan hikâyelerini asla
bitirmezlerdi. Bu lafları bitmek tükenmek bitmeyen gizli şehvetkâr duygularına
tercüman olduğundan pek severlerdi. Sair zamanlarda ağızlarına alamayacakları
bir sürü cinsel münasebet ve daha nice ahlâksız kelimeleri utanıp sıkılmadan
sarf ederlerken koca koca adamların keyiflerine hiç diyecek olmazdı. Sonuçta
ressam denen bu adam çok sapkın davranışları olan, fantezi dünyasında gezinen
kaçık bir ihtiyardı, ne yapsa, ne anlatılsa, ne hayal edilse yeriydi.
Bu sıcak, zevkli sohbetleri seven
kalabalıktakilerin çoğunun tutucu geçindiğini de biliyoruz. Bazı adamların bu hikâyelerden
heyecana kapılıp hanımlarının saçlarını kızıla boyattıklarını, bir geceliğine
sürülen ojeler, rujlar eşliğinde bol makyajlı ve parfüm kokulu uzun saatler süren
fanteziler yaşadıklarını ise söylemeyelim.
Yaşlı ressamın uğraşısının
kalitesini bilemiyoruz ama resim yapmayı biricik amaç olarak benimsemesini ve
yaşantısını düzenleme ve anlamlandırma onurunu sanatta aradığını biliyoruz.
Hayatın gizli acımasızlığının katlanılmaz derin sıkıntılarına ve sıradanlığına
sıra dışı tutunma, anlam bulma, ve dayanma çabası idi sürekli resim yapmak.
Öncesini de sonrasını da düşünmez olurdu resim yaparken.
Kendi dünyasında yaşıyordu ve kapı
önündeki hayatla ilgilenmeyi çoktan bırakmıştı. Bu yaşam biçimi çoğuna göre
delice ve sırlarla dolu, kimilerine göre ise kendi halinde ve hatta kıymeti
bilinememiş olarak adlandırılıyordu. Aslında, ne yaşlı ressam başkalarına
kendini tanıtma fırsatını vermiş, ne de mahalleli onun hakkında önyargısız
düşünebilmişti.
Yaşlı adamın evinde:
Bu sabah her zamankinden de güçsüz
hissediyordu kendisini. Bütün gece gözünü kırpmamıştı. Küçük terasa çıktı bir
ara; sonbahar ılığı rüzgârlar yüzünü okşarken düşündüğü şeyi yapıp yapmama
konusunda hâlâ kararsızdı. Koltuğa oturup saatlerce gökyüzünün parlak
berraklığında uçsuz bucaksız, zevksiz şehir ufkunu seyretti. Çatı yığınların
altında uzanan şehir yine sinsi ve sakin görünüyordu. Ağır ağır ayağa kalktı
aşağıya baktı; küçük meydanın parke dokusu keskin gölgelerin içinden çıkan
insanlarla hoş imgeler oluşturuyordu. Aklından geçeni yapıp yapmamayı bir daha
düşündü. Aşağıya bir daha baktı; kararını vermişti, anlaşılmaz birkaç kelime
mırıldandı ve sonra terastan içeriye girip hazırlanmaya başladı. Her zaman
giydiği gibi yine koyu renk gömleklerinden birini sırtına geçirdi, üstüne
başına biraz çeki düzen verdi, omuzlarına kadar uzamış zayıf, açık gri
saçlarını geriye doğru eliyle taradı ve güçsüz adımlarla kapıya doğru yöneldi.
Tam çıkacakken kapının yanındaki
küçük aynada ister istemez yansımasını gördü; sağlıksız, soluk yüzünde bir daha
hiç geri dönmeyecek, kaybolup gitmiş uzun yılları gördü. Başkalaşım geçirmiş de
haberi olmamış gibi kendinden uzak, yorgun gözlerle birkaç saniye kendine
baktı. Sonra eşikten kararlı adımını attı ve merdivenleri ağı ağır inmeye
başladı.
Apartmanın dış kapısından
çıktığında, terastan aşağıya bakarken aklında kalan imgeler arasında yürümeye
başladı. Geniş sayılabilecek meydanı geçip kıraathaneye gitmekti niyeti.
Berber, renkli havlularının yanındaki alçak taburede gazete okumaktayken, "Bu
saatte nereye gidiyor böyle!" diye mırıldandı kapıda dinelen çırağına. "Üç
aydır görünmüyordu hem de gündüz vakti çıkmış."
Çırak şaşkınlıkla, "Bu o mu?"
diye sordu. Hakkında çok şey duyduğu kaçık adamı ilk kez görmekteydi. "Usta,
bu adam ne yiyip ne içiyor?"
"On beş günde bir temizlikçi
kadın gelir; yiyeceğini içeceğini de getirir. O da pek kimseyle konuşmayan onun
gibi tuhaf bir şey işte."
Bu arada yaşlı ressam küçük
adımlarla bir hayalet gibi süzülerek meydanı geçmiş kıraathanenin kapısına gelmişti
bile. Hiç tereddüt etmeden içeri girdi.
Karanlık, boz bulanık göründü ilk
anlarda gözüne her şey. Böylesi yerlere özgü özel bir koku sinmişti mekâna;
nem, sigara, ter, çay kokusunun harmanı. Daha loş görünen arka taraflara doğru ilerleyip
oldukça yüksekte küçücük bir pencereden giren ışığın sigara dumanıyla
oluşturduğu gri-mavimsi sütunun tam içinde durdu. Tam o anda pek az duyulan
radyonun sesi kulakları rahatsız eden bir hışırtıyla yükseldi sonra hepten
sustu. Üç-dört masaya yayılmış bir düzine adam başlarını çevirip radyonun bu sıra
dışı sesinin ardından gelen suskunlukta yaşlı adamın fantastik siluetine dikkat
kesildiler ve şaşkınca bakakaldılar.
Yaşlı ressamın sırtı dönüktü,
olduğu yerde ağır hareketlerle onlara döndü. Tepeden gelen sert ışık yıpranmış
yüz hatlarını ürkünçleştirdi. Işık demetinin ortasındaki bu haleli silüeti
oturanlardan bazılarını kaygılandırırken bazılarının da pişkin gülümsemelerine
neden oldu. Kısa bir bekleyişin ardından radyodan belli belirsiz piyano sesleri
gelmeye başladı. Ressam, radyonun bulunduğu tarafa doğru kafasını çevirmişti ki
piyano sesi yükseldi ve aynı iç gıcıklayan tuhaf hışırtısıyla aniden yine
sessizliğe gömüldü. Mekân, hangi açıdan bakılırsa bakılsın kontrast siyah-beyaz
resmin içinde adeta donmuştu.
Fakat sessizliği yıldırım hızıyla
içeriye giren berberin çırağı bozdu: "Usta, iki çay duble olsun!"
Çoğunluk, bu sesin berberin
çırağına ait olduğunu bilmesine rağmen yine de kafalarını çevirip bakmadan
edemediler. "Hadi ya damağım kurudu," diye sabırsızca bir daha
söylendi. Kısa boylu, esmer tenli, iri kulaklı, on dört-on beş yaşlarındaki
oğlan bir yandan da elindeki poğaçayı tıkınıyordu kimseye aldırmadan.
"Tamam, patlama getiriyorum,"
diye karşılık verdi çaycı.
Bu arada yaşlı adam bazı
hareketler yapmaya başladı; elini ışık sütununun içine daldırıp çıkarıyor sanki
hayali bir şeyleri yakalamaya çalışıyordu. Tekrarlayıp durdu aynı hareketi.
Avucunu açtığında ise ışıl ışıl parlayan bir şey tutuyordu elinde. Seyredenler
ışık sütunun içinden bir şey yakaladığını zannederek uğuldaştılar. Ahaliden
biri de: her zaman derdim ben size bu adam tekin değil diye, 'endamı güzel,
kızıl saçlı fahişelere yaptıklarını bilmeyen mi var!"
Çırak, "Elindeki bir saat,
köstekli saat," diye tez canlılıkla atıldı.
"Saat mi?" diye birbirlerine
sordu oturanlar.
Yaşlı ressam, "Gel,"
dercesine bir hareket yaptı çırağın bulunduğu tarafa doğru.
"Beni mi çağırıyorsun amca?"
diye kendini işaret etti çırak.
Yaşlı ressam kafasını sallayarak
onayladı. Çırak tereddüt etmeden yanına giderek, "Buyur," dedi
kayıtsızca.
Bir an sessizlik oldu. Yaşlı
ressam çırağın gözlerinin içine bakıyor, onun yüzünü görmeye çalışıyordu.
"Evlat resim yapmayı sever
misin?"
Çırak dudağını büktü lokmasını
yutarken. "Hiç anlamam valla!"
"Peki, bunu sevdin mi?"
diye sordu elindeki saati işaret ederek.
"Sevdim, ne güzel bir şey bu,"
dedi duraksamadan.
"Bu senin," diyerek
saati ona uzattı ve başka hiçbir şey söylemeden ağır ağır oradan uzaklaştı.
Çırak, "Sağol be amca,"
diye minnetten uzak bir edayla seslendi arkasından. Yüzünde gülümsemeyle
karışık şaşkınlığı devam ediyordu. Kısa günün kârının böylesine ilginç ve
satınca bol para getirebilecek bir hediye olduğunu düşününce keyfi daha da
arttı.
Çırak, göz alıcı, ışıldayan saatin
arkasını önünü çevirerek iyice inceledi, kapağını açıp kulağına götürdü; saat tıkır
tıkır çalışıyordu. Oturanlar da kalkarak çırağın çevresinde toplaştılar.
Sırayla elden ele dolaştırıp saate ilişkin meraklarını tam gideremeden ve
olanların manasını çözemeden tekrar çırağa vermek zorunda kaldılar.
Aradan henüz birkaç gün geçmişti
ki yaşlı ressam temizliğe gelen kadın tarafından evinde maalesef ölü bulundu.
Başucunda ise üzerinde bir avukatın ismi yazan zarf bulunmaktaydı.
Ertesi günlerde ve haftalarda evin
pek çok sivil ve resmi ziyaretçileri oldu. Görevliler özenle paketlenmiş
yüzlerce tablo çıkartırlarken mahalleli de olan biteni merakla ve aklı karışmış
halde seyrediyordu. Ressama ve tablolarına gösterilen özen seyredenlerin hiç anlam
veremedikleri bir durumdu, gazetelerde hatta televizyonda bile ölüm haberi
verilmişti.
Çırak bu durumdan kendince anlamlı
bir fikir çıkardı: "O halde yaşlı ressamın kendisine verdiği köstekli saat
çok daha değerli olabilirdi."
Şehir merkezindeki bütün
antikacıları, kuyumcuları dolaştı. Birkaç fırsatçı haricinde hemen hepsi de
saatin bir antika olduğunu söylemekten çekinmediler. Bunun üzerine en yüksek
fiyatı verene tereddüt etmeden sattı. Eski, hatta kapağının içi çakıyla
kazılarak bir isim yazılmaya çalışılmış köstekli saate bu kadar parayı veren dükkân
sahibine ise hiç akıl erdiremedi.
Bir ay boyunca kendine dışarıdan
köfte ve pizza ısmarladı, parasını bitince de şükranlık duymadan yaşlı ressamı
çabucak unuttu.
Aradan iki ay geçmişti. Berber ile
çırak müşterinin yokluğunda gevezelik ederlerken içeriye koyu renk takım elbiseli,
orta yaşı geçmiş, böylesi bir berber dükkânına yanlışlıkla yolu düşecek, iri
yarı, kırmızı yanaklı, şişmanca bir adam girdi.
Berber hemen büyük bir nezaketle
gelen adamı karşılayıp, koltuğa buyur ederek hazırlandı ve ince ince tıraşına
başladı. Tam suskunluğu bozma anı geldiğini düşünerek bir laf açacaktı ki
adamın geçenlerde ölen yaşlı ressamı tanıyıp tanımadığını sorması üzerine hazır
lafa konmuş oldu. Soruyla birlikte adama olan ilgisi ve merakı daha arttı
elbette.
"Evet, hayır aslında, yalnız
yaşayan bir ihtiyardı. Bizim dükkâna hiç uğramazdı, onu tanır mıydınız
beyefendi?" diye kibarca sordu.
"Gazetede okumuştum,"
derken aslında bir avukat olduğunu gizledi.
"Tuhaf adamdı tuhaf!"
diye tekrarladı berber bir yandan makasını maharetle şıklatırken. "Çok
tablo çıktı evden, nereye götürdüler acaba onları?"
"Şehir müzesine, orada
sergilenecekmiş… öyle yazıyordu," dedi.
Çırak atıldı: "Siz antikacı
mısınız?"
"Hayır, hayır."
"O tablolar çok mu değerliydi
acaba?" diye sordu berber.
"Evet, öyle olmalı,"
dedi. "Resim uzmanları da çok şaşırmış. Daha önceden yani seneler evvel
adını duyanlar varmış ama o zamanlar pek değeri anlaşılamamış. Resimleri, şu
günlerde geçerli olan bir akımının öncüsü olarak görülüyormuş, öldüğünden
dolayı da tabloları kıymetlenmiş elbet."
"Vay be!" dedi çırak
havluyu tutarken. "Bana bir köstekli saat hediye etmişti rahmetli,"
diye araya girdi fütursuzca, saati satıp gönlünce harcadığını da sırıtarak ekledi.
"Öyle mi?" diye
karşıladı avukat. "Hakikaten ilginç bir adammış."
Berber, "Ne resmi yapmış
böyle?" diye sırf merakını gidermek için sordu.
"Portreler, çoğunlukla kadın
resimleriymiş."
"Yaa!" diye şaşkınlığını
gizleyemeyen berber birkaç saniye öylece hareketsiz kaldı.
"Niye şaşırdınız?"
Kaçamak cevap verdi berber,
"Şey, mahallelide öyle söylerdi, demek doğruymuş." İşte bu noktada
kıraathanede anlatacağı en büyük keşfi gerçekleşmişti. "Vay be, kadın
resimleri ha!" diye yine içinden söylendi tıraşa devam ederken. Resimlerin
şehir müzesinde sergilenebilecek kıymette olmasından ziyade bir söylence haline
gelen ‘kadınlar’ ifadesi heyecanlandırmıştı onu. İşini bitirdikten hemen sonra
kıraathaneye koşarak duyduklarını anlatmak şart olmuştu artık.
Avukat, aynadan çırağı gözlüyordu
ara sıra. Yaşlı ressamın başucunda bulunan bir zarftan çıkan vasiyetnamedeki o
küçük ama önemli notun peşinden gelmişti ta buralara. Şöyle yazmıştı ressam: "30
Haziran 1962 Cumartesi günü 'Deniz Kıraathanesine' gittim ve 'Şen Berber'in
çırağına, 'resmi sever misin?'" diye sorduğumda, 'evet' deseydi bütün
tablolarımı ona bırakacaktım lâkin o saati tercih etti." En alta da şu
notu ilave etmişti: Çırağın sol kulak memesinin altında büyük, koyu renkte bir
beni var."
Bu arada çırak ise, "saati
daha yüksek fiyata alabilecek bir enayi bulabilir miydim?" diye hayıflanarak
iç geçirirken sol kulak memesinin altındaki çirkin benini kaşıyordu.
Avukat, berberin nazik sözleri
arasında liste fiyatının üç katı, çırağa da bir tıraş parası kadar bahşiş
bıraktı. Çıkarken müzayededen aldığı ve ressamın kendi eliyle ismini kazıdığı
kıymetli köstekli saate baktı; yaşlı ressamın yapıtlarından oluşan ve merakla
beklenen serginin açılışına az bir zamanın kaldığını gördü. Hemen bir taksi
çevirip ulusal müzenin yolunu tuttu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder