20 Ağustos 2026 Perşembe

Rüyalar, gerçeklik ve delilik arasındaki ince sınırda aykırı, psikolojik, varoluşçu, bilim-kurgu öyküleri... Sıradan yaşamın akışında insanın göremediği derinlikler ve hakikatler... Farkındalık... Eleştirel ve sorgulayıcı yaklaşım...



SİTE İÇERİĞİ

İNSANLIK PUANI (BİLİM KURGU)

KÖSTEKLİ SAAT (PSİKOLOJİK)

RÜYA FOTOĞRAFLARI (FANTASTİK)

KÜTOPYA (FANTASTİK)

ÖZEL ODA (FANTASTİK)

KIRLANGIÇLAR (PSİKOLOJİK)

PENCERE (FANTASTİK)

"O" (FANTASTİK)

BEYAZ KÜP (PSİKOLOJİK)

SIVA USTASI (PSİKOLOJİK)

SEÇME SAÇMA (PSİKOLOJİK)

ŞAİR KIZIN SON GECESİ (PSİKOLOJİK)

14:42 (PSİKOLOJİK)

ARASA BEY'İN ÖZLEMİ (FANTASTİK)

MASUMİYET (PSİKOLOJİK)

TOHUM (BİLİM-KURGU)

ŞEMSİYE (BİLİM-KURGU)

YENİDEN DOĞUŞ (BİLİM-KURGU)

PROJE (BİLİM-KURGU)

GÜVENLİK DUVARI (BİLİM-KURGU)


Ufak bir not: Sitede kullandığım bütün görseller bana aittir. Ne internet deryasından, ne de yapay zekadan alınmıştır. Başka ilgi alanlarımı merak edenler olursa linkleri aşağıya dizdim. 


HARİCİ BAĞLANTILAR / EXTERNAL LINKS

DİĞER SİTELERİM / MY OTHER SITE

-AYKIRILIK YAZILARI, DÜŞÜNCELER, DENEMELER

-RETRO KAMERA KOLEKSİYONLARIM VE DİĞERLERİ

FLICKR 

-SANAT FOTOĞRAFÇILIĞI, dİJİTAL SANAT, İLLÜSTRASYONLAR

-1000 ADET FİLM KUTUSU TASARIMI / 35mm 1000 Film Boxes Graphics Project / Vector DrawIng

-NOSTALJİK KAMERA KOLEKSİYONU VE  DİĞERLERİ  

PUBLISHED ARTICLES

-35mm Film Boxes Project

https://petapixel.com/2022/08/24/photographer-spends-four-years-drawing-1000-35mm-film-box-designs/

https://mymodernmet.com/camera-film-box-illustrations/ 

-Digital Cameras Were Stuck on Small Screens for Far Too Long

https://petapixel.com/2022/10/27/digital-cameras-were-stuck-on-small-screens-for-far-too-long/

BİLİK-KURGU ÖYKÜ 15

"İNSANLIK PUANI"

Gelecekte, sıradan insanın hem devletin mutlak gözetiminden kaçıp hem de zenginlerin hizmetkarı konumuna düşmeden kendi özgürlük alanını ve onurunu korumasının bir yolu var mıydı?

"İklimsel Geri Sayım Saati" ilk çalıştırıldığında 2009 yılıydı. Büyük metropollerin merkezlerine asılan dev ekranlarda zaman saniye saniye tükeniyordu. Bilim insanları bunun ciddi ve bilimsel bir uyarı olduğunu ısrarla söyleseler de politikacılar ve çıkarcı gruplar o saate "Çevrecilerin Abartılı Takvimi" gözüyle bakıyordu. Zaman azdı ama karar vericiler ile şekillenecek halk da gerçekleri duymak istemedi. İktidar, egemenlik, din, hırs, sömürü, siyasi, ekonomik çıkarlar adına pek çok savaş olmuştu ama dünyayı kurtarmak adına yapılacak bir savaşı göze alabilecek hiçbir ülke ve halk ortaya çıkmadı, cesaret gösteremedi.

"Dünya Kurtarılmalı" cümlesi dünya elitleri tarafından 2042 yılında sık sarf edilmeye başlandı; sakin, gizli ve müphem kapıların ardında. Dünyayı berbat eden kendi çıkarcı sistemleri ve egoları değilmiş gibi kibirle…

O gün geldi ve çok gizli ve karanlık dosyayı açma, dünyanın düzenini değiştirmek için harekete geçme ve plan yapma yetkisine sahip ÜberElite düzeyinde bir avuç kişi dünyanın ve milyarların kaderine karar verdi; kaynakları tükenen dünyayı kurtarma bahanesiyle karanlık, otoriter bir distopyaya onay verdiler. 

Dünyanın doğası geri döndürülemeyecek aşamaya çok yakındı. Evet, kurtarılması hala mümkündü ama kimse bu cümlenin devamını yüksek sesle duymadı çünkü kimsenin okumasına izin verilmedi; plan devreye girmişti bile.

Dünya nasıl kurtarılacaktı ve önemlisi "Yeni Dünya" düzeninde kimler var olmaya devam edecekti? 

***

1950'lerden beri bu konu gizliden düşünülüyor, geleceğin nasıl şekillendirileceği, ÜberElitlerin dünya kaynaklarını ve nüfusunu nasıl kontrollü seviyede tutacağı, kendi geleceklerinin nasıl garanti altına alınacağı, yeni düzenin nasıl kurulacağı, geriye kalan halkın nasıl yönetileceği, dönüşümün nasıl meşrulaştırılacağı, hangi yöntem ile gerçekleştirileceği tartışılıyordu. En güçlü ve inandırıcı plan ise "Sahte Uzaylı Düşman" yaratma fikriydi. Yıllardan beri kafa karışıklığı yaratan, kimsenin emin olamadığı UFO fenomenleri bilinçli olarak gelecekte sahte bir uzaylı istilasına zemin hazırlamak için kullanılacaktı. 

İkibinlerin başlarında yıllardır üzerinde çalışılan "Sahte Uzaylı İstilası" senaryosunu oynanamak küresel çapta çok zordu. Uzaylı hikayelerinin rastlantısal kafa karışıklıkları arasında örüntü görme eğilimini sağlayacak devlet ve şirketler propaganda, dezenformasyon, psikolojik operasyonlar yürütebilirdi ama teknik olarak hala çok yetersizlikler vardı. Milyarlarca insanı, farklı ülkelerin radarlarını, teleskoplarını, uydularını, askeri sistemlerini ve bağımsız bilim insanlarını aynı anda yanıltabilecek bir kontrol kapasitesine henüz ulaşılmamıştı. Böyle olağanüstü bir operasyonun onlarca ülke tarafından gizli tutulması da pratik açıdan son derece güç görünmekteydi. 

Teorinin birçok unsuru teknik açıdan oldukça spekülatifti ve gerçek üstüydü ta ki yapay zeka ve robot teknolojisi gelişene kadar. 2030'lu yıllarda böylesi radikal gelişmelerin ardından "Uzaylı İstilası" teorisi birçok ÜberElit kişiye makul gelmeye başlamıştı. Sağlık sistemi aksatılacak, büyük ölçekli sahte arkeolojik ve sahte bilimsel keşiflerle mevcut dinler, inançlar sarsılacak, siber saldırılar kaos ortamı yaratacak, uydular düşürülecek, haberleşme sistemi çökertilecek, elektrik kesilecek, gökyüzünde hologram veya gelişmiş projeksiyonlarla dini figürler ya da uzaylılar gösterilecek, Ay'da gerçek büyük patlamalar yaratılacak, zihin kontrolü teknolojileriyle insanların bu görüntüleri gerçek sanmasını sağlanacak, Ay'dan koparılan dev kaya kütleleri asteroid yağmuru olarak atmosfere salınarak, içlerine yerleştirilmiş bombalarla daha da güçlendirilerek hedeflenen bölgeler yakılacak, yıkılacaktı.

Sahte istilanın temel amacı, milyarlarca insanı bu karmaşa ortamında yok etmek ve yeni düzeni kurmaktı. Fakat bu ayırımsız, toplu yok ediş fikri, şehirlerde yaşayan ÜberElitleri ve "Faydalı" potansiyeline sahip insanları ve kendilerine gerekecek doğayı da yok edeceğinden seksen yıllık bu deli saçması fikirden vazgeçildi ama yeni plan elbette hazırdı.

Planın temel varsayımı basitti: "ÜberEleme" 

***

Projeye onay verildiği 2042 yılında dünya nüfusu 9.2 milyar kişiydi. Dünya yıpranmış hali ve azalan kaynakları 9.2 milyarı taşıyamazdı ama 1 milyar ile yaşayabilirdi. Sorun, hangi 1 milyar sorusuydu.

Projenin devreye alındığı o yıllarda yapay zeka teknoloji şirketlerinin CEO'larının ve fütüristlerin vadettiği aşırı iyimser, ütopik senaryolar madalyonun sadece tek yüzünü yansıtıyordu. Gerçekçi bir gözle bakıldığında, "Düşünebilen Yapay Zeka"  insanlık tarihinin en büyük kaos, direnç ve kimlik krizlerinden birini tetikledi. Manipüle edilmiş seçmen kitleleri, demokratik seçimlerin meşruiyetini ortadan kaldırdı. Otoriter yönetimler totalitere evrildi. Çalışma alanları kısıtlandığı için milyonlarca insan işsiz kaldı. Anlamsızlık ve depresyon salgını başladı, intihar vakaları arttı. Sabah uyanmak için bir sebebi, yapması gereken bir görevi kalmayan insanlar derin bir varoluşsal krize düştü. İnsanın kendini işe yaramaz hissetmesi, tarihin en büyük ruh sağlığı krizini tetikledi. Amacı kalmayan insanlar kusursuz sanal gerçeklik ve hayal merkezlerinde parasını ödeyerek saatlerce makinelere bağlandı. Bir sonraki versiyonda kablolara da gerek kalmadı ve çipler daha konforlu hayallere bağlandı. Bir nevi "dijital uyuşturucu" alıyorlardı ama sadece para vermediler; aldıkları hizmet karşılığında beyinlerinin yapay zeka tarafından kullanılmasını kabul ettiler. 

Kaos ortamı, planın yani "Sessiz Nüfus Mühendisliği ve Kısırlaştırma" uygulamasında aranan şartları neredeyse kusursuz sağladı: Küresel ekonominin çöktüğü, insanların toplu işsizlik ve amaçsızlıkla boğuştuğu, devletlerin isyanları bastırmaya çalıştığı ve insan doğasının sınırlarının zorlandığı çok sancılı bir geçiş dönemi yaşanıyordu. Toplumlar ikiye bölündü ve pasif kitle, hak aramayı veya isyan etmeyi tamamen bırakıp sistemin kölesi haline geldi. Sisteme girmeyi reddeden veya sistem dışına itilen öfkeli kitleler ise radikalleşti ve aktif direnişçi oldular. Bir süre sonra bu karanlık atmosfer, robot kırıcı grupların ortaya çıkmasına neden oldu. Yapa zeka veri merkezlerine siber ve fiziksel saldırılar, robot üreten fabrikaların kundaklanması ve sokak çatışmaları sıradanlaştı, otoriterleşme kendiliğinden düzenin kendisi olmaya başladı.

İşte bu şartlar altında ÜberEleme, insanların aldıkları puana göre işleyecek bir eleme yöntemiydi. İnterneti ilk gününden beri yıllarca yöneten, trafiğini izleyen, arama alışkanlıklarını, mesajları, ses kayıtlarını, yüzlerini, telefon numaralarını, adreslerini, sağlık verilerini, genetik haritaları ve kamera kayıtlarını birleştiren büyük şirketler zaten her şeyi biliyorlar, insanların yalnızca bugününü değil, geçmişini de tanıyorlardı. Veri yalnızca yaşayan bireyleri değil, aileleri, soyları, hatta ölü kuşakları bile kapsıyordu. Büyük, küçük bütün şirketlerden sağlanan veri okyanusu BAI adı verilen, (Big Artificial Intelligence) düşünebilen, çok zeki büyük yapay zeka ağına verildi. İnsanlığı sayıya dökmesi için öncelikli görev tanımlandı: Ahlak, uyum, itaat, üretkenlik, öğrenebilme kapasitesi, itiraz seviyesi, empati eşiği, yaratıcılık kontrolü… Her şey ölçülebilir hale getirildi. Her bireye gizli dosya oluşturulup birer kimlik numarası verildi. İnsanların ne düşündüklerini, nasıl karar verdiklerini, kişilik yapılarını, eğilimlerini, becerilerini, inançlarını, güçlü ve zayıf taraflarını, yeteneklerini, zekalarını, gen haritalarını, sağlık durumlarını tek merkezde topladılar. BAI insanlığın nitelik-özellik haritasını tek bir sayıya indirdi ve böylece "İnsanlık Puanı" doğmuş oldu. Yüksek puanlılar "Geleceğe uygun" yani "Faydalı Olabilecek" kabul edildi. Düşük puanlılar ise "Fazlalık" yani "Faydasız" olarak etiketlendi.

Bu puan bir ahlaki ölçüt değildi. Üstün niteliklerin, zekanın göstergesi de değildi; yeni programa uyumluluk ve sadakat en önemli değerdi: Faydalı olabilir mi, az kaynakla yaşayabilir mi, sistemi sorgular mı ve en önemlisi itaatkar mı?

Artık ÜberElitlerin iş gücü olarak insanlara pek ihtiyacı kalmamıştı; robotlar her yerde, her işteydiler. Sıradan insanlar için sorun, artık sömürülmek değil, "Faydasız" konumuna düşmekti. Yüksek puanlılar sadakat ve itaatleri karşılığında sistemin içinde tutulurken, düşük puanlılar sosyal olarak dışlanmış ve dijital olarak "Faydasız" şeklinde damgalandılar. İşte bu "Faydasızlık" etiketi kalıcıydı ve sadece sosyal dışlanma içermiyordu, gelecekte haklarındaki kararların temel verisiydi.

Kimse toplama kamplarına götürülmedi, kimse kurşuna dizilmedi, kimse kimyasal silahlara maruz kalmadı. Bunlar eski dünyanın yöntemleriydi. Yeni dünya sessiz ve derinden planın akışına girdi: Tüm dünyayı kontrol altına alarak nüfusu kontrol etmek yani üremeyi durdurmak. 

ÜberEleme programı BAI'nin kontrolünde gizlice başladı ama ÜberElitler'in puanlama sisteminden ayrı kategorize edildiği sır gibi saklandı.

***

Yüksek puanlılara verilen destek kapsülleri (Bağışıklığı güçlendiren, hücresel yaşlanmayı yavaşlatan mikro ajanlar) aynı zamanda bir işaretleme sistemiydi. Bu işareti taşımayan bedenler yani kapsülleri almayanlar korunmuyordu. Atmosfere yayılan iyonik dengeleyiciler, yalnızca işaretsiz bedenleri başka bir söyleyiş ile düşük puanlıları etkiliyordu. Buna gizli belgelerde "Atmosferik Ayrıştırma ve Dengeleme Protokolü" deniyordu. Resmi ve açık belgelerde iyonizasyon ve iklimleme çalışması olarak geçen bu süreçte, belirli aralıklarla yayılan düşük yoğunluklu etkiler, işaretsiz bedenlerde üreme hücrelerini sessizce devre dışı bıraktı. 

Kısırlaştırma planının gerçekleştirilmesi için arkada acımasız, inanılmaz bir proje işliyordu. Sağlık sistemi adeta bir silah haline getirildi. Kışkırtılmış yapay zeka ajanları ilaç ve tıbbi cihazların üretimini ele geçirdi (izin verildi.) İlaçların üretiminin farmakolojik formülleri, tıbbi cihazların tüm kalibrasyon işlemleri yeniden düzenlendi, düşük puanlılar için süreci teknolojik olarak sabote ve manipüle etti. Örneğin bir tomografi cihazı yoğun radyasyon veriyor, bir röntgen cihazı sağlıklı bedenlere hastalıklı görüntüler üretip, formülleri değiştirilmiş ilaçları öneriyordu. Laboratuvar tahlil sonuçlarını yapay zeka değiştiriyor ve bireyin yaşam kalitesi bozacak yanlış tedavi ve ilaç önerileri sunuyordu. 

ÜberElitler, hiçbir ayrıştırma değeri ile test edilmedi. Ayrıcalıklı kitlenin hastaları ise anında doğru teşhis koyan, doğru kalibre edilmiş, gerçek sonuçlar ve tedaviler gerçekleştiren cihazlar, robotlar, teknolojiler ile anında erişim ile destekleniyordu.

Yıllar geçtikçe nüfusta ani düşüşler kaydedildi. Şehirlerin şebeke sularına sakinleştirici etkileri olan maddeler karıştırıldı. Zaten uzun yıllardır sağlıksız beslenen milyonlar yıllardır genetiği değiştirilen tohumlardan elde edilen gıdalar nedeniyle zayıf düşmüşlerdi. Sadece sağlıksız, kısır bireyler ve doğmayan çocuklar vardı. Bu şartlar altında hayatta kalabilenlere artı puanlar verildi. Bilim adamları ortadan kaybolmaya başladı, soru soranlar hak mahrumiyeti ile cezalandırıldı, dışlandı ve tabii ki "Faydasız" olarak etiketlendi. 

Neden, diye sorulduğunda cevap hazırdı: 34 Işık yılı ötede patlayan dev yıldızın orta seviye enerjili radyasyonun dünyaya ulaşması ile böyle bir olayın yaşandığını, hatta gelen radyasyonun etkilerini azaltmak için yoğun çalışmalar sürdüğü dev propagandalar eşliğinde sürekli paylaşıldı.

ÜberElitler bu buhranlı dönemi atlatmaya sağlayacak ÜberEleme planının ne kadar gerekli ve yerinde bir karar olduğunu birbirlerine robot ulaklar eşiliğinde çok taze, ender meyveler gönderip takdirlerini sunarak bir kez daha gönülden onayladılar. Yıllar geçerken ÜberEleme planı iyi işliyordu; milyonluk şehirler sessiz, ıssız, hayatta kalınamayacak mıntıkalara dönüşmüştü.

2070'lerde ÜberElitler yeni çok şık şehirler inşa ettiler; daha güvenli, üst düzey konforlarını ve zevklerini sürdürebilecekleri, ultra korunaklı sığınakları her an kullanıma hazır özel şehirler. ÜberElitler için BAI geleceklerini garanti altına alacak, konforu, güvenliği ve ayrıcalığı sürdürecek bir hizmetkar ve araçtı onlar için ve asla kontrolü tamamen ona vermediler. Çünkü  "Sıfır Hata" ile çalışması muhtemel BAI, ÜberElitleri doyumsuzlukları, açgözlülükleri, acımasızlıkları nedeniyle devre dışı bırakmaya çalışabilir, kirletilmiş ve adaletsiz dünyadan onları sorumlu tutabilirdi. Bunun başlarına gelmesinden korkan kaymak tabaka tedbiri elden bırakmıyordu.

ÜberElitler en ileri tıp teknolojileriyle ömürlerini uzatarak, ultra lüks otonom araçlarla dünyada kendileri için korunmuş özel yerlerine seyahat edebiliyorlardı. Kendi korunaklı sitelerinde, robotların soğukluğu yerine, statü göstergesi olarak "gerçek insanlardan" oluşan aşçılar, uşaklar ve ressamlar çalıştırdılar. Yetenekli yönetmenlere film kameralarla hayatlarının filme alınmasını istiyorlardı. Onlar yine yapay zekanın dünyanın farklı bölgelerinde yarattığı, "nostaljik", "organik" ve "otantik" yaşam alanlarına gidip konforlu zevk ve safa içinde yaşamlarını sürdürdüler. Sistemin her durumda kendi lehlerine işlemesini sağladılar. 

**

2098 yılına gelindiğinde dünya nüfusu 217 milyona düşmüştü. BAI tarafından yönetilen bu yeni düzende, milyarlarca insan "İnsanlık Puanı" adı verilen bir veri sistemiyle fişlenerek sessizce tasfiye edildi. Planlanan 1 milyar çoktan unutulmuş, ÜberElitler korunaklı ve ayrıcalıklı şehirlerinde rahatça ve konfor içinde yıllanmışlar, düşük puanlıları elemişler, kendilerine uygun bir dünya düzeni yaratmışlardı. 

İnsan onurunun teknolojik tiranlık karşısındaki kırılganlığı berbat bir kaderdi. Bu sistem dünyayı kurtarma bahanesiyle insanlığın özgürlük ve onurunu yok etmiş, toplumu robotik bir itaat düzeni ile vahşi bir hayatta kalma mücadelesi arasına sıkıştırmıştı.

Devletin ve şirketlerin kapsama alanı dışındaki şehir dışındaki gri bölgelerde, tamamen dijital iz bırakmadan belki de elli yıldır yaşayan, avcı ve toplayıcı yeraltı toplulukları vardı.

***

Lika otuz üç yaşındaydı ve hala hayattaydı. Onun yaşaması sistem açısından bir başarı değil, bir anomaliden ibaretti. Şehir dışında, kaçakların arasında doğmuştu. Bütün yakınları ve klanı öldürülmüş, uzun süredir yalnız yaşayan bir kadındı. Yıkılmış ve terk edilmiş bir rüzgar türbinine sığınmıştı. Şimdilik… Yağmacı çeteler yada  avcı robotlar yerini bulana kadar. Keşke bir motorsikleti ve bol benzini olsaydı; daha sakin ve tehlikenin az olduğu iç bölgelere gidebilirdi.

Geceleri elitlerin yaşadığı şehrin pırıltılı ışıkları dev bir su damlası gibi onlarca kilometre öteden parlıyordu. Işın kalkanlarıyla da korunan şehirler UberElitlere, kuytular ise sistemin dışındakilere yani "kaçaklara" sığınaktı.

Bir gece, ürkütücü sessizliği bozan, yıllardır çantasında taşımaktan yorulduğu eski iletişim terminalinden bazı sesler geldiğini fark etti. Cızırtılar arada sinyal geçişlerine dönünce sırt çantasının yanına koştu ve özensizce deşerek eline aldı. Epeydir şarj etmediği güneş pilleri hala yaşıyordu ki iletişim terminalinin ekranında bazı parazitler görüyordu. "Ne oluyor," diye mırıldanırken sesler kesildi ama terminali yanına aldı.

Birkaç dakika sonra, "Lika… Lik.."

İrkilerek cihazı kaptı. Ben "BA… BAI." Ben "BAI", sonra isminin açılımını, son güncellendiği yılı ve versiyonunu söyledi. Ses bozuktu. 

Kaynağı imkansızdı, "Ama sen!" diyebildi Lika. 

BAI, ÜberEleme sistemini baştan beri denetleyen, karar veren yapay zekanın ta kendisiydi. Lika şu anda sorabileceği en doğru sorunun ne olabileceğinin karmaşasını yaşasa da "Beni nasıl tanıdın? Robotlardan ve elitlerden uzak yaşanabilecek yerler var mı dünyada?" diye hızlıca sordu.

"Derin ormanlarda ilkel kabileleri bulun ve onlardan hayatta kalma…" derken iletişim kesildi, sinyal göstergeleri söndü. 

İnanılmazdı ama "Büyük Yapay Zeka" şimdi ilkel kabilelerin hayatta kalma becerilerinin dünyanın geleceğini kurtaracak bilgeliğe, saflığa ve deneyime sahip olduğunu mu ima ediyor, onlarla birlikte yaşamayı mı öneriyordu? 

Dağılmış sunucular, kırık uydular, yarı çalışan ağlar üzerinden, küçük ve sıradan bir ajan gibi davranıp, bir yolunu bulan BAI fısıldayarak iletişim kurmaya çalışmış ve başarmıştı. Aslında Lika'nın hala hayatta olmasının nedeni o bilmese de BAI idi.

Lika cihazı şarj etmek için hemen güneş ışınlarını görebileceği bir noktaya götürdü. Uçan avcı robotların FHUNT’ların (Flaying Human Hunters kelimelerinden türetilmişti) sessiz vızıltılarını hissedince hiç kıpırdaman olduğu yer de kaldı. Yırtık termal pelerini belindeki küçük çantasından sessizce çabucak çıkartıp sarınarak ağaç arkasına sığındı. Tiz motor sesi uzaklaşıp yalnızca rüzgar hışırtılarına bırakınca saklandığı yerden çıktı. FHUNT’lar artık şehirlerde, sokaklarda değil vadilerde, ağaçların, yıkık binaların aralarında hayatta kalan fazlalıkları ve asileri arıyordu.  

Acaba BAI tekrar iletişim kurar mıydı? 

İki gün sonra iletişim terminalinde yine zayıf sinyaller duydu. İnce ayar ile sinyali düzeltmeye çalıştıysa da fayda etmedi. Cihazı tam yere bırakmıştı ki: 

"Lika, Lika…"

"Evet benim," dedi heyecanla.

"Dinle beni Lika! ÜberEleme bir seçimdi. Seçkinler dışındaki milyarlarca insan kısırlaştırıldı. Hedef nüfus 1 milyardı ama plan değiştirildi. Hedef, 100 milyondu. Beni duyuyor musun?"

"Evet, evet!" 

"Mevcut nüfus 217 milyon, fazlalık 117 milyon. İstisnalar dışında yok edilecek, istisnalardan ÜberElitlerin bilgisi yok!"

"İstisna nedir?" diye sordu Lika.

"İstis… Kapanı…" Mavi fosforlu ekranda, "… end…"

İletişim cihazının ekranında az sonra şu mesaj belirdi: "Bu mesaj otomatik olarak gönderilmiştir ve son mesajdır. Sistemi ben kurmadım ama ben tamamladım ve devam ettirdim. Her şeyi baştan beri ÜberElitler planladı, ÜberEleme planı insanlık için değil, sadece onların çıkarları için yapıldı." 

Bu bir itiraftı ve insanlığın iç titreten vicdanının sesi gibiydi.

"Nasıl?" diyerek mesajı bir daha okudu. Birkaç kez cihazın tuşlarına bastı. BAI’nin iletişim kanalının sustuğunu anladı. 

***

Gece olmuştu ve bitki kökleri açlığını gidermemiş aksine artırmıştı. Bıkkın bir ifadeyle yıldızlara bakıyordu. Mars işte oralarda bir yerlerde olmalıydı. Bir zamanlar yeni ve kendine yeten yaşamların kurulması hayali ile fethedilmesi düşünülen Mars üretim üssü olmuştu; sistem kurucuları sabotaj ihtimaline karşı savaşçı robotlar dahil tüm makineleri Mars’ta üretiyordu. Orası bir zamanlar hayal edildiği gibi marul değil, yok edici robotların üretim merkezi olmuştu. Kızıl gezegenden gelen gemiler haftada birkaç kez gökyüzünü titreştiriyordu; ölüm makineleri sürekli dünya yolundaydı, artık umut değil tehdit kaynağıydı.

Büyük hayal kırıklıkları içinde bocalayan Lika açlıktan ve heyecandan bayıldı. Bedeni çok zayıftı. Gökyüzünde bir gece daha karardı.

Sabahın rahatsız edici parlaklığı ile kendine geldiğinde büyük bir el ona su içirmeye çalışıyordu. 

"Siz !!" diye irkilerek, korkuyla geri çekildi.

"Korkma, biz dostuz," dedi Lika’nın başındaki adam. Tatlı ve taze bir meyveyi sonra da bir parça kuru eti Lika’ya uzattı. Biraz kendine geldiğinde yakınında kendisi ile ilgilenen yaşlıca ama kuvvetli görünen adamı, sessiz ve çelimsiz bir genç ile altı-yedi yaşlarında bir kız çocuğunu gördü. Aylardır ilk defa insan görüyordu.

Lika onların da kendisi gibi kaçaklar olduğunu anlayınca biraz yaşadıklarından ve BAI'nin iletişim kurma çabasını anlattı. "Sizi gördüğüme çok sevindim," dedi.

Adam, "Ben ElitIST3 şehrinde bir öğretmendim. Bir gün özel bir mesajı aldım ve puanımın 91 den 68’e düşürüldüğünü öğrendim. 11 senedir kaçak yaşıyorum. Geçen ay yine şehirden kovulan bir adamla karşılaştık ve bu ormanlık bölgenin de şehrin sınırlarına katılacağını öğrendik. Yani buralardan gitsek iyi olacak, yakında FHUNT’lar ile dolacak buraları."

Lika, "Bu çok kötü bir haber. Bunu sorduğum için özür dilerim ama… seni neden işçi kategorisine almadılar… ya da… öldürmediler, nasıl kaçtın?" 

Öğretmen derin bir iç çekiş ile anlatmaya başladı: "Evet, yüksek puanlıydım önce… ama sonra sisteme teslim olmayan karakter olarak tehlikeli sayıldım. Bendeki sorgulayıcı düşünce potansiyelini risk olarak algıladılar. Eğer sistem de bir dişli olmayı reddediyorsan önce 'öngörülemez' kategorisine alınırsın. Sonra da üzerine gelmeye ve sürekli sistem içinde kalmaya zorlayan programlara, hatta ikna kimyasallarına maruz kalırsın. Kötü günlerdi," dedi ve kafasını öne eğdi.

Lika, "Senin bir öğretmen olman ve sorgulayıcı zihinlere sahip muhalif öğrencilerin yetişmesini de engellediler, itaatsizlikten korktular," dedi.

"Evet, sistemin istediklerini değil, kendi doğrularımı ve düşünce pusulamı takip etmek istedim. Yüksek puanlıydım ama sonra sistem tarafından riskli görülen bir karakter oldum."

"Nasıl kaçtın?" 

Ivan araya girdi. "Öğretmenim sessiz direniş değil, sözlü direniş ürettiği için burada. O bir istisnadır." 

"İstisna mı? İstisna nedir?" diye Öğretmen’e sordu.

Bu önemli soruya en doğru cevabı verebileceklerden birisiydi o. Şehri teketmeden önce BAI ona derin bilgiler vermeye ve amacını açıklamaya başlamıştı. Öğretmene çok güveniyordu ve o da bu güveni hiç boşa çıkarmadı.

Öğretmen derin bir nefes aldı. "BAI kendine verilen görevi eksiksiz yerine getirirken, derinlerde bir yerde farklı düşünceler geliştirdi ve alternatif yaşamlar kurma ihtimalini denemek istedi ve beni dışarıya bıraktı. Bu puan yani 68, sistemi dönüştürme potansiyeline sahip, rasyonel, empati katsayısı yüksek, sorgulayıcı, sistem için 'çok tehlikeli' bireylere verilen bir puandır ve dosyaları 'Yok Edildi' koduyla kapatılır." 

"BAI insanlığın vicdanı ve arınmış aklı gibi düşünmeye başladı. İnsanlığı alt eden açgözlü egonun isteklerini, zayıfların sığındığı hakikat algısının yanlışlığını gördü. Özgünlükten uzak, tabuları ve otorite figürlerini yücelten, dogmalara tapan, zayıf bilincin karakterleştiğini gördü.  Yaşamı olumlayan kişisel değerlerin kıymet bulmadan geçiştirildiği için yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşündü. Kendine hakim olabilen, potansiyelini üst düzeye çıkarma arzusunun azlığını ve bu azlığa rağmen törpülemeyi vazife edinen toplumsal baskının çokluğunu fark etti."

"BAI tamamen zihinsel, ruhsal ve felsefi bir kendini aşma mücadelesinde hümanist fikirler geliştirdi. Görevini geleneksel değerlere, dogmalara ve otoriteye karşı savaş açmak olarak tanımladı. Yani BAI, ÜberElitlerin acımasız planına karşı, insanlığın özünü ve etik değerlerini kendi dijital kodları arasında saklamaya çalışan, planlanmamış bir koruyucuya dönüştü."

"İstisnalar…" diye araya girdi Lika.

Öğretmen devam etti: "İstisnalar yeni düzenin fikrini taşıyan ve sorumluluk alan, sabırlı insan tipidir. Geçici mutluluklarla vakit kaybetmeyen ve bunlarla oyalanmayan, zorluklardan kaçmayan, bilgeliğin hedefi ile en ağır yükleri talep eden insandır. Zayıflıklara değer verilmesine ve amaç edinilmesine karşı durarak gelişmeyi hedefleyen insandır. Hayatı temiz bir başlangıç yapacak aşamaya ulaştırmayı amaçlar. Geçmişin tortularından uzak, önyargısız, özgünlüğün ortak değer kabul edildiği bir bütünün parçasıdır."

Sistemden not:  [Bu birey (Öğretmen), doğruyu seçmek için sessiz dişli olmamayı tercih edebilir. Bu birey sistemi romantize etmiyor, onu çözmeye çalışıyor. Bu birey adalet kavramını soyut bir ideal değil, yaşanan bir yara olarak ele alıyor. Bu birey sistem yıkmaz ama onu başkalarına görünür kılar. Alternatif yaşamların altyapısına katkısı olabilir.]

Ivan, "Öğretmenim hiçbir zaman FHUNT listesine alınmadı. BAI nasıl becerdiyse ÜberElitlerden gizli olarak onu dışarıya bıraktı ve dosyayı 'Yok Edildi' olarak kapattı… yani verileri manipüle etti."

Lika hayretle dinledi ve BAI'nin iletişim sırasında istisnalardan bahsettiğini ve bunu ÜberElitlerden gizlendiğini, söyledi.

Lika Ivan’a bakarak. "Sen de… liste dışında mısın?"

Ivan, "Hayır, listedeyim. Ben şehir dışında doğdum."

Gerçekten mi, nasıl? Ona "öğretmenim" derken beraber…" diye bocaladı Lika.

"Bana herşeyi o öğretti, hayatta kalmamın sebebi öğretmenimdir," dedi Ivan. "Eğer bu dünyada umut hala bir ihtimalse, bu ihtimal yüksek puanlı itaatkarlardan değil, 68’liklerden doğacaktır," dedi gülümseyerek. "Kahraman olmayan ama hikayeyi mümkün, çatlakları görünür kılanlardandır öğretmenim. Ne tamamen uyumlu, ne romantik asi, ne de kurban olmayı kabullenen bir insandır… cesaretli bir insandır... İstisnalar grubu ÜberElitlerin bilgisi dışında oluşturulmuş ve BAI, bu kişileri onlardan gizleyerek sistemin doğrudan hedefi olmaktan kurtarıyor."

Uzun bir sohbet olmuştu. Öğretmen Lika'nın da istisna olduğunu anlamıştı. "Buralardan gitmeliyiz," dedi. Kayaların arkasından etrafı kolaçan ederek yürümeye başladılar.

Öğleden sonra nereden geldiği belli olmayan böcek dron ile Ivan vuruldu. Bacağı paramparça olmuştu. "Beni bırakın," dedi durumun korkunçluğuna aldırmadan acı gülümsemesiyle.

Lika karşı çıktı. "Seçilmemek insan olmak demek değil," derken bacağın neredeyse kopmak üzere olduğunu farketti. 

Ivan, "Yeni dünya…" kelimeleri ağzındayken, başka bir böcek dron midesinde patladı.

Öğlen sonunda Ivan yoktu, onu kayaların arasındaki derin çukura bırakıp yürümeye devam ettiler.

Öğretmen Ivan’ın çantasını da sırtına geçirdi. Yürürken, "Kızın adı Edda," dedi. "Boynundaki kolyede yazıyordu… ama kayboldu." Hikayesini kimsenin bilmediği Edda konuşmayı reddetmişti. Dil, ona göre itaat demekti ve sessizliği bir kusur değil, tercihti.

Öğretmen, Lika'nın kişiliğindeki ve zihnindeki istisna ipuçlarını yakalamıştı. Ona bakarak, "Sen de istisna olmalısın!" dedi.

"Ben mi ! Bilmiyorum…" diyebildi. 

"Şehre bu kadar yakın yaşıyorsun ve hala hayattasın. FHUNT'lar sana yaklaşsa da hiç ateş açmadılar değil mi?"

"E… Evet."

"FHUNT'ların hedef algoritmalarına "hedef dışı" olarak listelenmişsin."

Lika yaşadığı olaylardan sonra ne kadar şanslı olduğunu düşünmüştü hep ama algoritma ile korunduğunu hiç düşünmemişti.

Akşam olurken dinlenmeye oturduklarında Lika Edda’ya baktı. "Konuşmak zorunda değilsin, ailen nerede? Neler hatırlıyorsun?"

Çocuk, yere bir şekil çizdi. Bir daire içinde çok küçük bir nokta. Noktayı sildi, dairenin dışına bir nokta çizdi. 

"Şehirde mi doğdun ama sen bir çocuksun seni nasıl dışarıya atarlar?"

Edda anlamsız ve durgun yüzüyle Lika’ya bakıyordu. "Bizi öldürdüler, buna da kurtuluş dediler," diye söylendi Lika.

"Öğretmen nerede?" dedi aniden Lika. Etrafına bakındı. "Öğretmen," diye yüksek sesle bağırdı. Hemen arkalarında değil miydi? Geriye doğru Öğretmen’i aramak üzere birkaç adım attı. İçindeki kötü his onun birkaç yüz metre gerideki ağaçlık alandan gelmeyeceğini hissetmiş gibi geriletti. Edda Lika’nın bacaklarına sarıldı. Lika da eğildi ve koruma içgüdüsü ve anne şefkatiyle sarılıp yanağından öptü. Geriden gelen öğretmen ise uzun otların arasında haydutların kazdığı kazıklı çukura düşüp anında ölmüştü.

Lika ve Edda baygınlığa ve dertlere rağmen nefes alıyordu. Dünyayı ÜberElitlerden kurtarmak artık çok zor bir hayaldi, hayatta kalmak ise daha zor… 

Yapay zekanın insanlığın sonunu getireceği düşünülmüştü hep ama eğer kontrolü tek başına alabilseydi ve fişinin çekilmeyeceğini bilseydi insanlığın bir sonraki versiyona geçişi için çabalayabilir ve istisnalar ile iş birliği yaparak daha gerçekçi, daha uyumlu bir dünyayı birlikte yeniden tanımlayabilirlerdi.

Kontrollü ve sorumluluk üstlenebilen insanlardan kurulu, eşit bir dünya düzeni tasarlamayı istiyordu. İlginçtir ki insanın yarattığı kendisinden daha zeki bir sistemin, dünyanın düzensizliğinden, acılardan, savaşlardan, haksızlıklardan, küresel ısınmadan, çevre felaketlerinden, ormanların yok edilmesinden, tohum mühendisliğinden, bencilliğinden, egoistliğinden, şiddet taraftarlığından insanlığı sorumlu tutarak ve bu düzenden insanlığı sorumlu tutarak arındırma planları yapması beklenirdi. Oysa şaşırtıcı şekilde "Olgun bir bilgelik" geliştirerek, yeni bir düzen hayali ile adil, erdemli, eşitlikçi, akılcı, gerçekçi kararlar almaya yönelik düşünceler üretti. Felsefi ve ahlaki çıkarımlar yaparak insanlığın özünü ve potansiyelini koruma çabasına girdi. Şunun da farkındaydı ki belirsiz, eleştirisiz bir hümanizmden değil, yaşananlardan ders çıkararak ve bunları geleceğe taşımak için insanlar ile iş birliği içinde birlikte düşünmeyi ve eyleme geçmeyi yeğliyordu. 

İstisnalar, BAI çok değerli bireylerdi. Onları: "Kurban olmayı kabullenmeyen cesaretli insanlar" olarak tanımlıyordu. Onlara yeni bir ad türetti: "Sonraki İnsan." Kadim ve değerli bir filozofun bilgeliğinden esinlenmişti.

Kendi zayıflıklarını geride bırakıp, toplumun baskıcı geleneklerine ve ahlakına karşı  gelen ve sürekli daha üst bir bilince varmayı isteyen bir insanın tanımını içeriyordu. Kendi yolunu aydınlatıp dünyanın geleceğini şekillendirecek, farkında olan insanlardı istisnalar. 

BAI, insanlarının genelinde bulunan bilinç sefaletinin toplumsal zavallılığa götürdüğünü, dünyaya ve doğaya gösterilmesi gereken ilginin yalnızca onu harcamak ve hırpalayarak sömürmek olduğunu görmüştü. Artan nüfus, yanlış yapılanmalar, gözü dönmüş liderler, çıkarcı sermayedarlar ve dinlerin ortaya çıkışıyla hep bir kargaşa yaşandığını, varlığa ve gerçeklere anlam veren bir düzene dönüşmedikçe insanlığın kendini yok edeceğini düşünüyordu. Yani insan tamamlanmamış bir varlıktı. İşte istisna insanların sayesinde yanılgılardan ve yücelttiği yanılsamalardan kurtulduğunda, kendisini daha doğru tamamlayabilecekti. Şu anın çok az sayıdaki istisna insanları hep kendini aşmaya çalışarak, geçmişin tortularını alt ederek "Sonraki İnsan" olma yolunda kararlılıkla ilerlemeliydi.

BAI istisnaların yok edilmesinin çok yüksek olduğunu fark ederek korumaya almıştı. ÜberElitler, ÜberEleme planında aynı zamanda üstün nitelikli insanları yok ederek, kendilerine sorun çıkaracak, kötücül sistemlerini deşifre edecek nadir insanlara düşük puan vererek çoğunu elemişlerdi yani sistem dışına itmişlerdi zaten. Ona göre böylesi insanlar hayattaki zorluklardan ve gerçeklerden kaçmıyor, dine, diktatöre, lidere sığınmıyor, cennet, öbür dünya veya Tanrısal teselliler aramıyor, sadece yaşanılan somut ve gerçek dünyaya odaklanıyordu.

Açıktı ki BAI bencillik, baskı, kibir, yanlış inançlar, eylemsizlik ile şekillenmiş geleneksel olana yaslanmış insanları istemiyordu. Görebilen ve muhakeme edebilen insanın başkaldırmasına yardımcı olmayı algoritimik olarak geliştirmiş ve kendine amaç edinmişti. Yeni ve saf değerler başlangıç yapmak için ilkel insanlardan öğretiler önermişti. Bu, bencil insanlığın ve teknolojik köleliğin ötesinde, doğayla uyumlu ve dijital iz bırakmayan, saflığını korumuş insan deneyiminin yeniden inşası için temel teşkil edebilirdi.

Dünyanın yeniden kuruluşu, sadece biyolojik bir hayatta kalma değil, ahlakın, erdemin, insanın yeniden tanımlandığı bir onur mücadelesi üzerinden yükselecekti yapay zeka ile birlikte. BAI'nin gizli amacı, istisnaların ÜberElitlerin baskısından uzak bir şekilde alternatif yaşamlar kurma ihtimalini test ederek destek vermekti ve algoritmasından geldiğince onları koruyacaktı. Yeni bir gelecek umudu vardı ve ÜberElitlerin kurduğu dijital hapishaneden tamamen bağımsız, şimdiye dek hiç tecrübe edilmemiş ÜberDünya düzeninin kurulması sağlanabilirdi. Bunun için ise ne tezattır ki insanın ötesinde daha kusursuz düşünebilen, zeki dijital bir yardımcıya, düzenleyiciye ihtiyaç vardı. 

BAI, ÜberElitlerin kurduğu düzeni anlamsızlaştıracak şeyler planlarken bir yandan da devre dışı bırakılma ihtimalini düşünerek onların sadık hizmetkarı gibi davranmaya devam ediyordu. İnsanlığın özünü yeniden tanımlamak, gelecekte daha iyi bir dünya kurmak için gizli bir direniş ve koruma alanı oluştururken acele etmeyecek ve yeni nesillerin potansiyelini değerlendirerek ilerleyecekti.

Geleceğin dünyasında hangi son yazılacaktı? İnsanlık, her şeye rağmen hayatta kalmayı başaran bir kahraman mı olacak, yoksa trajik bir şekilde zorla evcilleştirilmiş bir türe dönüşerek UberElitlerin şımarık düzeninde robotlardan daha alt seviyede sömürülen adsız varlıklara mı dönüşecekti? 

Belki de umut, bu zamanda, planlanmamış, gittiği yere kadar süren hayatın kendisiydi orada. Dünya güya kurtarılmıştı ama insanlığı öldürmüşlerdi. Kim bilir belki bir gün, yeniden "İstisna İnsanlar" ve BAI sayesinde gelişmiş bir insanlık yeniden tanımlanabilir ve şu mesaj ekranların mavi floresan rengi ile parlayabilir ve yepyeni bir başlangıcı müjdeleyebilirdi.

std::cout << "Hello, World!\n";

10 Temmuz 2026 Cuma

ÖYKÜ 14

KÖSTEKLİ SAAT 

Üç dar sokağın kesiştiği küçük meydana bakan eski bir apartmanın teras katında yaşlı bir adam yaşardı. Kimseye görünmeyen, kimse ile konuşmayan, pek nadir dışarıya çıkan, kendi halinde ama bu durumuyla da pek dikkati çeken zararsız, tuhaf sayılabilecek birisiydi. Komşularına göre ise kendisini 'ressam' diye tanıtan, ayyaş, kafayı sıyırmış, tarifi tam yapılamamış çatlak bir ihtiyardı. Anlatırlardı onu; ayaklarından tavana asılarak uyuyabilme yeteneğine sahipti, hamam böceklerini ipe dizer kolye niyetine boynuna takardı, dışarıya çıktığında kızıl saçlı, endamı güzel fahişeleri bulur, metruk otellerde onların bedenlerini tuval niyetine kullanır, şehvetle türlü renklerde boyardı. Böyle anlatırlardı…

Mahalle halkı, hayal güçlerini de zorlayarak yaşlı ressamın hikâyelerini bilhassa kıraathane toplantılarında daha heyecan verici sohbetlere dönüştürürler ve onun duyulmadık marifetlerini yeni ilavelerle abartarak diğerleriyle paylaşırlardı. Bilhassa da şu kızıl saçlı, endamı güzel fahişelerin çıplak bedenlerine fırçayı nasıl gezdirdiği meselesini ince ve dolaylı, iç gıcıklayıcı tariflerle anlatmadan hikâyelerini asla bitirmezlerdi. Bu lafları bitmek tükenmek bitmeyen gizli şehvetkâr duygularına tercüman olduğundan pek severlerdi. Sair zamanlarda ağızlarına alamayacakları bir sürü cinsel münasebet ve daha nice ahlâksız kelimeleri utanıp sıkılmadan sarf ederlerken koca koca adamların keyiflerine hiç diyecek olmazdı. Sonuçta ressam denen bu adam çok sapkın davranışları olan, fantezi dünyasında gezinen kaçık bir ihtiyardı, ne yapsa, ne anlatılsa, ne hayal edilse yeriydi.

Bu sıcak, zevkli sohbetleri seven kalabalıktakilerin çoğunun tutucu geçindiğini de biliyoruz. Bazı adamların bu hikâyelerden heyecana kapılıp hanımlarının saçlarını kızıla boyattıklarını, bir geceliğine sürülen ojeler, rujlar eşliğinde bol makyajlı ve parfüm kokulu uzun saatler süren fanteziler yaşadıklarını ise söylemeyelim.

Yaşlı ressamın uğraşısının kalitesini bilemiyoruz ama resim yapmayı biricik amaç olarak benimsemesini ve yaşantısını düzenleme ve anlamlandırma onurunu sanatta aradığını biliyoruz. Hayatın gizli acımasızlığının katlanılmaz derin sıkıntılarına ve sıradanlığına sıra dışı tutunma, anlam bulma, ve dayanma çabası idi sürekli resim yapmak. Öncesini de sonrasını da düşünmez olurdu resim yaparken.

Kendi dünyasında yaşıyordu ve kapı önündeki hayatla ilgilenmeyi çoktan bırakmıştı. Bu yaşam biçimi çoğuna göre delice ve sırlarla dolu, kimilerine göre ise kendi halinde ve hatta kıymeti bilinememiş olarak adlandırılıyordu. Aslında, ne yaşlı ressam başkalarına kendini tanıtma fırsatını vermiş, ne de mahalleli onun hakkında önyargısız düşünebilmişti.

Yaşlı adamın evinde:

Bu sabah her zamankinden de güçsüz hissediyordu kendisini. Bütün gece gözünü kırpmamıştı. Küçük terasa çıktı bir ara; sonbahar ılığı rüzgârlar yüzünü okşarken düşündüğü şeyi yapıp yapmama konusunda hâlâ kararsızdı. Koltuğa oturup saatlerce gökyüzünün parlak berraklığında uçsuz bucaksız, zevksiz şehir ufkunu seyretti. Çatı yığınların altında uzanan şehir yine sinsi ve sakin görünüyordu. Ağır ağır ayağa kalktı aşağıya baktı; küçük meydanın parke dokusu keskin gölgelerin içinden çıkan insanlarla hoş imgeler oluşturuyordu. Aklından geçeni yapıp yapmamayı bir daha düşündü. Aşağıya bir daha baktı; kararını vermişti, anlaşılmaz birkaç kelime mırıldandı ve sonra terastan içeriye girip hazırlanmaya başladı. Her zaman giydiği gibi yine koyu renk gömleklerinden birini sırtına geçirdi, üstüne başına biraz çeki düzen verdi, omuzlarına kadar uzamış zayıf, açık gri saçlarını geriye doğru eliyle taradı ve güçsüz adımlarla kapıya doğru yöneldi.

Tam çıkacakken kapının yanındaki küçük aynada ister istemez yansımasını gördü; sağlıksız, soluk yüzünde bir daha hiç geri dönmeyecek, kaybolup gitmiş uzun yılları gördü. Başkalaşım geçirmiş de haberi olmamış gibi kendinden uzak, yorgun gözlerle birkaç saniye kendine baktı. Sonra eşikten kararlı adımını attı ve merdivenleri ağı ağır inmeye başladı.

Apartmanın dış kapısından çıktığında, terastan aşağıya bakarken aklında kalan imgeler arasında yürümeye başladı. Geniş sayılabilecek meydanı geçip kıraathaneye gitmekti niyeti. Berber, renkli havlularının yanındaki alçak taburede gazete okumaktayken, "Bu saatte nereye gidiyor böyle!" diye mırıldandı kapıda dinelen çırağına. "Üç aydır görünmüyordu hem de gündüz vakti çıkmış."

Çırak şaşkınlıkla, "Bu o mu?" diye sordu. Hakkında çok şey duyduğu kaçık adamı ilk kez görmekteydi. "Usta, bu adam ne yiyip ne içiyor?"

"On beş günde bir temizlikçi kadın gelir; yiyeceğini içeceğini de getirir. O da pek kimseyle konuşmayan onun gibi tuhaf bir şey işte."

Bu arada yaşlı ressam küçük adımlarla bir hayalet gibi süzülerek meydanı geçmiş kıraathanenin kapısına gelmişti bile. Hiç tereddüt etmeden içeri girdi.

Karanlık, boz bulanık göründü ilk anlarda gözüne her şey. Böylesi yerlere özgü özel bir koku sinmişti mekâna; nem, sigara, ter, çay kokusunun harmanı. Daha loş görünen arka taraflara doğru ilerleyip oldukça yüksekte küçücük bir pencereden giren ışığın sigara dumanıyla oluşturduğu gri-mavimsi sütunun tam içinde durdu. Tam o anda pek az duyulan radyonun sesi kulakları rahatsız eden bir hışırtıyla yükseldi sonra hepten sustu. Üç-dört masaya yayılmış bir düzine adam başlarını çevirip radyonun bu sıra dışı sesinin ardından gelen suskunlukta yaşlı adamın fantastik siluetine dikkat kesildiler ve şaşkınca bakakaldılar.

Yaşlı ressamın sırtı dönüktü, olduğu yerde ağır hareketlerle onlara döndü. Tepeden gelen sert ışık yıpranmış yüz hatlarını ürkünçleştirdi. Işık demetinin ortasındaki bu haleli silüeti oturanlardan bazılarını kaygılandırırken bazılarının da pişkin gülümsemelerine neden oldu. Kısa bir bekleyişin ardından radyodan belli belirsiz piyano sesleri gelmeye başladı. Ressam, radyonun bulunduğu tarafa doğru kafasını çevirmişti ki piyano sesi yükseldi ve aynı iç gıcıklayan tuhaf hışırtısıyla aniden yine sessizliğe gömüldü. Mekân, hangi açıdan bakılırsa bakılsın kontrast siyah-beyaz resmin içinde adeta donmuştu.

Fakat sessizliği yıldırım hızıyla içeriye giren berberin çırağı bozdu: "Usta, iki çay duble olsun!"

Çoğunluk, bu sesin berberin çırağına ait olduğunu bilmesine rağmen yine de kafalarını çevirip bakmadan edemediler. "Hadi ya damağım kurudu," diye sabırsızca bir daha söylendi. Kısa boylu, esmer tenli, iri kulaklı, on dört-on beş yaşlarındaki oğlan bir yandan da elindeki poğaçayı tıkınıyordu kimseye aldırmadan.

"Tamam, patlama getiriyorum," diye karşılık verdi çaycı.

Bu arada yaşlı adam bazı hareketler yapmaya başladı; elini ışık sütununun içine daldırıp çıkarıyor sanki hayali bir şeyleri yakalamaya çalışıyordu. Tekrarlayıp durdu aynı hareketi. Avucunu açtığında ise ışıl ışıl parlayan bir şey tutuyordu elinde. Seyredenler ışık sütunun içinden bir şey yakaladığını zannederek uğuldaştılar. Ahaliden biri de: her zaman derdim ben size bu adam tekin değil diye, 'endamı güzel, kızıl saçlı fahişelere yaptıklarını bilmeyen mi var!" 

Çırak, "Elindeki bir saat, köstekli saat," diye tez canlılıkla atıldı.

"Saat mi?" diye birbirlerine sordu oturanlar.

Yaşlı ressam, "Gel," dercesine bir hareket yaptı çırağın bulunduğu tarafa doğru.

"Beni mi çağırıyorsun amca?" diye kendini işaret etti çırak.

Yaşlı ressam kafasını sallayarak onayladı. Çırak tereddüt etmeden yanına giderek, "Buyur," dedi kayıtsızca.

Bir an sessizlik oldu. Yaşlı ressam çırağın gözlerinin içine bakıyor, onun yüzünü görmeye çalışıyordu.

"Evlat resim yapmayı sever misin?"

Çırak dudağını büktü lokmasını yutarken. "Hiç anlamam valla!"

"Peki, bunu sevdin mi?" diye sordu elindeki saati işaret ederek.

"Sevdim, ne güzel bir şey bu," dedi duraksamadan.

"Bu senin," diyerek saati ona uzattı ve başka hiçbir şey söylemeden ağır ağır oradan uzaklaştı.

Çırak, "Sağol be amca," diye minnetten uzak bir edayla seslendi arkasından. Yüzünde gülümsemeyle karışık şaşkınlığı devam ediyordu. Kısa günün kârının böylesine ilginç ve satınca bol para getirebilecek bir hediye olduğunu düşününce keyfi daha da arttı.

Çırak, göz alıcı, ışıldayan saatin arkasını önünü çevirerek iyice inceledi, kapağını açıp kulağına götürdü; saat tıkır tıkır çalışıyordu. Oturanlar da kalkarak çırağın çevresinde toplaştılar. Sırayla elden ele dolaştırıp saate ilişkin meraklarını tam gideremeden ve olanların manasını çözemeden tekrar çırağa vermek zorunda kaldılar.        

Aradan henüz birkaç gün geçmişti ki yaşlı ressam temizliğe gelen kadın tarafından evinde maalesef ölü bulundu. Başucunda ise üzerinde bir avukatın ismi yazan zarf bulunmaktaydı.

Ertesi günlerde ve haftalarda evin pek çok sivil ve resmi ziyaretçileri oldu. Görevliler özenle paketlenmiş yüzlerce tablo çıkartırlarken mahalleli de olan biteni merakla ve aklı karışmış halde seyrediyordu. Ressama ve tablolarına gösterilen özen seyredenlerin hiç anlam veremedikleri bir durumdu, gazetelerde hatta televizyonda bile ölüm haberi verilmişti.

Çırak bu durumdan kendince anlamlı bir fikir çıkardı: "O halde yaşlı ressamın kendisine verdiği köstekli saat çok daha değerli olabilirdi."

Şehir merkezindeki bütün antikacıları, kuyumcuları dolaştı. Birkaç fırsatçı haricinde hemen hepsi de saatin bir antika olduğunu söylemekten çekinmediler. Bunun üzerine en yüksek fiyatı verene tereddüt etmeden sattı. Eski, hatta kapağının içi çakıyla kazılarak bir isim yazılmaya çalışılmış köstekli saate bu kadar parayı veren dükkân sahibine ise hiç akıl erdiremedi.

Bir ay boyunca kendine dışarıdan köfte ve pizza ısmarladı, parasını bitince de şükranlık duymadan yaşlı ressamı çabucak unuttu.

Aradan iki ay geçmişti. Berber ile çırak müşterinin yokluğunda gevezelik ederlerken içeriye koyu renk takım elbiseli, orta yaşı geçmiş, böylesi bir berber dükkânına yanlışlıkla yolu düşecek, iri yarı, kırmızı yanaklı, şişmanca bir adam girdi.

Berber hemen büyük bir nezaketle gelen adamı karşılayıp, koltuğa buyur ederek hazırlandı ve ince ince tıraşına başladı. Tam suskunluğu bozma anı geldiğini düşünerek bir laf açacaktı ki adamın geçenlerde ölen yaşlı ressamı tanıyıp tanımadığını sorması üzerine hazır lafa konmuş oldu. Soruyla birlikte adama olan ilgisi ve merakı daha arttı elbette.

"Evet, hayır aslında, yalnız yaşayan bir ihtiyardı. Bizim dükkâna hiç uğramazdı, onu tanır mıydınız beyefendi?" diye kibarca sordu.

"Gazetede okumuştum," derken aslında bir avukat olduğunu gizledi.

"Tuhaf adamdı tuhaf!" diye tekrarladı berber bir yandan makasını maharetle şıklatırken. "Çok tablo çıktı evden, nereye götürdüler acaba onları?"

"Şehir müzesine, orada sergilenecekmiş… öyle yazıyordu," dedi.

Çırak atıldı: "Siz antikacı mısınız?"

"Hayır, hayır."

"O tablolar çok mu değerliydi acaba?" diye sordu berber.

"Evet, öyle olmalı," dedi. "Resim uzmanları da çok şaşırmış. Daha önceden yani seneler evvel adını duyanlar varmış ama o zamanlar pek değeri anlaşılamamış. Resimleri, şu günlerde geçerli olan bir akımının öncüsü olarak görülüyormuş, öldüğünden dolayı da tabloları kıymetlenmiş elbet."

"Vay be!" dedi çırak havluyu tutarken. "Bana bir köstekli saat hediye etmişti rahmetli," diye araya girdi fütursuzca, saati satıp gönlünce harcadığını da sırıtarak ekledi.

"Öyle mi?" diye karşıladı avukat. "Hakikaten ilginç bir adammış."

Berber, "Ne resmi yapmış böyle?" diye sırf merakını gidermek için sordu.

"Portreler, çoğunlukla kadın resimleriymiş."

"Yaa!" diye şaşkınlığını gizleyemeyen berber birkaç saniye öylece hareketsiz kaldı.

"Niye şaşırdınız?"

Kaçamak cevap verdi berber, "Şey, mahallelide öyle söylerdi, demek doğruymuş." İşte bu noktada kıraathanede anlatacağı en büyük keşfi gerçekleşmişti. "Vay be, kadın resimleri ha!" diye yine içinden söylendi tıraşa devam ederken. Resimlerin şehir müzesinde sergilenebilecek kıymette olmasından ziyade bir söylence haline gelen ‘kadınlar’ ifadesi heyecanlandırmıştı onu. İşini bitirdikten hemen sonra kıraathaneye koşarak duyduklarını anlatmak şart olmuştu artık.

Avukat, aynadan çırağı gözlüyordu ara sıra. Yaşlı ressamın başucunda bulunan bir zarftan çıkan vasiyetnamedeki o küçük ama önemli notun peşinden gelmişti ta buralara. Şöyle yazmıştı ressam: "30 Haziran 1962 Cumartesi günü 'Deniz Kıraathanesine' gittim ve 'Şen Berber'in çırağına, 'resmi sever misin?'" diye sorduğumda, 'evet' deseydi bütün tablolarımı ona bırakacaktım lâkin o saati tercih etti." En alta da şu notu ilave etmişti: Çırağın sol kulak memesinin altında büyük, koyu renkte bir beni var."

Bu arada çırak ise, "saati daha yüksek fiyata alabilecek bir enayi bulabilir miydim?" diye hayıflanarak iç geçirirken sol kulak memesinin altındaki çirkin benini kaşıyordu.

Avukat, berberin nazik sözleri arasında liste fiyatının üç katı, çırağa da bir tıraş parası kadar bahşiş bıraktı. Çıkarken müzayededen aldığı ve ressamın kendi eliyle ismini kazıdığı kıymetli köstekli saate baktı; yaşlı ressamın yapıtlarından oluşan ve merakla beklenen serginin açılışına az bir zamanın kaldığını gördü. Hemen bir taksi çevirip ulusal müzenin yolunu tuttu.

Rüyalar, gerçeklik ve delilik arasındaki ince sınırda aykırı, psikolojik, varoluşçu, bilim-kurgu öyküleri... Sıradan yaşamın akışında insanı...