SIVA USTASI
Kaldırımda akan insan seli arasında yürürken aniden durduğunda, arkasından gelenler duramayarak birbirleriyle çarpıştı. Homurdanmalara aldırmadan kafasını kaldırıp yanı başındaki sarı binayı seyretmeye başladı. Yer yer bakımsızlıktan sıvaları dökülmüş, dış cephe boyası asıl rengini kaybetmiş, kirlenmiş, yüzüne bakılası bir hali kalmamış son derece sıradan görünümlü bir binaydı bu.
O bir sıva ustasıydı. Seyrine
daldığı bina onun meslek hayatındaki ilk göz ağrısıydı ve kendisi için
önemliydi. Bir takım anıları canlanmıştı gözünde; sıvacılığa attığı ilk adım,
iskeleye ilk çıkış, bacaklarının ilk titreyişleri ve önemlisi, "Benim işim
bu olmalı," dediği zamanlar... Çekingen, ürkek, eli yavaş zamanlar...
Geçmişe döndü bir an.
Çevresinde iyi bir sıvacı olarak
tanınırdı. İşini çok önemser, kusursuz çalışır, titiz bina sahipleri tarafından
aranırdı.
İskele üzerindeyken, yukarıda
tahtaların, demir çubukların, tuğlaların arasında kendisini kesinlikle özgür ve
mutlu hissediyordu ve daha rahat düşünebiliyordu. Aşağının baskısı yukarılarda
daha azdı. Yaşamını ve isteklerini sorgulayabiliyor, kendi kararlarını veriyor,
risk alıyor, sonuçlarına katlanmasını biliyordu. Daha sonra işini başarmanın
özgüveniyle aşağıya, insanların arasına tekrar inmeye, bütünleşmeye ihtiyaç
duyuyordu. İşinin kendisine sunduğu özgürlüğü yaşayamasaydı toplumla bütünleşme
kararlılığını gösteremez, o özgüveni kendinde bulamazdı. Yukarıda, iskele
üzerindeki bir dönüşüm noktası, onun bireyselliğini kaybetmeden toplumla
ilişkiler dengesini ve toplumla bütünleşmesini sağlarken kendi iç dünyasındaki
dengeyi de düzenliyor, yaşamını hoşnut
kılıyordu.
Kuşkusuz sıradan bir işti sıvacılık.
Ama sıradanlıkla bağdaşmayan, kendine özgü bir anlam bütünlüğüyle çalışır ve
yaşardı o. Sıva işi onun yaşam biçimiydi. Duvarlara yansıttığı iç dünyasını
aşağılardan seyretmek hoşuna giderdi; karamsar, mutlu, endişeli, öfkeli,
neşeli, zamanlarına yani yaşamına eşlik ederdi. Üstelik duvarlara
yansıttıklarını kimse sezemezdi, kendisinden başka kimse göremezdi.
Yürümeye devam ederken geriye
dönüp bir daha baktı; neredeyse bir elektrik direğine toslayacaktı. İşe
gidiyordu. Adımları hızlıydı ve bir an önce iskeleye çıkmak istiyordu. Kendine
sık sık sorduğu soruları tekrarladı: "Herkes benim gibi midir? Olması
gerektiği gibi mi davranıyorum? Diğer insanlar nasıl başa çıkıyorlar?"
Binaya girdi ve gri, nemli, cansız
merdiven boşluklardan üst katlara doğru ilerledi. İskelenin eksik olan birkaç tahtasını
yerleştirip sıvanın harcını hazırladı; derin bir nefes alarak iskeleye çıktı ve
çalışmaya başladı.
Aşağıdan geçmekte olan kızlı
erkekli bir grubun gürültülü gülüşmeleri yukarılarda yankılandı. Sıvayı sertçe
duvara fırlattı. Neden böyle davranmıştı ki?..
Hava çok soğuk ve rüzgârlıydı.
Arkasındaki derin boşluktan esen rüzgâr vücudunu sarsıyordu. Malanın ucuyla
sıvası taze duvara kocaman bir kalp şekli çizdi, sonrada yanına "DN"
harflerini ekledi. Sonra içinden mırıldandı: D… N…
Beklemeden bir kaç kez üstünden
geçerek çabucak yazdıklarını sildi.
Bu arada bağırtılar duydu alt
katlardan. Eğilerek kafasını uzattı ve neler olduğunu anlamaya çalıştı; bir
kadın ve bir erkek tartışıyorlardı. Adamı tanıyordu bu binanın sahibi değil
miydi?
Kadın ağlamaklı, "Keşke
seninle evlenmeseydim! Keşke!" diye bağırmaktaydı.
Bağrışmalara ara vermeden bir
yandan da merdivenleri çıkıyorlardı. Aradan ikisini de görebiliyordu, istemsizce
kenara çekilerek kendini gizledi.
"Artık dayanamıyorum!"
diyerek kadın pencere boşluklarından birine doğru hamle yapıp önünde durdu.
Aşağıya atlayacak bir kararlılıkta görünmüyordu ama hayli sinirli ve gergindi.
Ama adam yine de lafını
esirgemedi. "Ben de dayanamıyorum anlayışsızlığına!"
Kadın yüzünü, gözünü eğerek
kocasını aşağıladı. "Bu aptal binaların içini benden iyi biliyorsun ama
beni yalnız bırakıyorsun!"
Adam, "Ne demek istiyorsun!"
dedi. "Yalnız bırakmak mı? Ama daha iyi bir hayatımız olması için çok
çalışmam gerekiyor."
Bir ara sesleri kesildi.
Kadın bir adım ileriye sıçrayınca sıvacıyı
gördü ve kendini içeriye çekti. Adam iskelede birisinin olduğunu hissedince,
kadının biraz uzağındaki pencereden kafasını uzatarak, "Hey sıvacı, ne
işin var orada, bizi mi dinliyorsun!" diye öfkeyle bağırdı.
"Hayır, sadece işimi
yapıyordum," diye karşılık verdi.
"Tamam, tamam devam et, güzel
sıva!"
Kadın araya bu konuşmalar girmemiş
ve sıvacıyı görmemiş gibi, "Sen bana layık değilsin, istediğim elbiseyi
bile giyemiyorum!" diye bağırdı.
"Vitrin de her gördüğün giyilir
mi zannediyorsun!"
"Hayır!.. Evet! Sen
vitrinlere bakmazsın ki... Giyilip giyilemeyeceğini nasıl anlayacaksın?"
"Öff!.. Haftada bir gün
bilardo oynamama bile etmediğini bırakmıyorsun!"
Birbirleriyle alay eder, hiçe
sayar tartışmaları arasında kadın birden fırlayıp önündeki iskelenin tahtasına
çıktı. Sarsıntının etkisiyle sıvacının malzemeleri ve aletleri onbir kat
aşağıya dökülüverdi. İskelenin tahtalarına çarpan sıva her bir tarafa dağıldı
ve aşağıya yağmur gibi elendi.
"Dur ne yapıyorsun!"
diye atıldı adam.
Kadın, "Sakın yaklaşma!"
diye dişlerini sıkarak bağırdı. Adam üç-beş adım ötesinde durmak zorunda kaldı.
Kadın iskelenin tahtasına düşmemek için olanca gücüyle sarılıp hüngür hüngür
ağlamaya başladı. Tahtayı bacaklarıyla sıkıca kavramış, eteği gerilerek
yukarıya sıyrılmıştı. Parlak çoraplı, dolgun bacakları birden ortaya çıkıverdi.
"Yapmayın hanımefendi,"
diye bağırdı sıvacı. Sırası değildi ama kadının bacaklarına bakarak, "Daha
yirmisinde var yok," diye söylendi.
"Geceleri beni yalnız
bırakıyorsun, sonra da 'soğuk bir kadın' diye arkadaşlarının yanında laflar
ediyorsun," dedi sümüğünü silerken. "Oysa duygusuz bir robotsun sen!"
Kendini kaybetmiş haldeydi ağlamaya devam ederken. Nerede olduğunu fark etmiş
olacak ki tutunduğu tahtaya sıkıca kollarıyla da sarıldı. "Oysa ben soğuk
bir kadın değilim! Değilim!"
Kadının bu lafları sıvacının
yanında söyleyebilme cesaretini farklı bir tecrübe olarak yorumladığına, hiç
kuşku yok.
"Dur yanına gelmek istiyorum,"
dedi adam.
"Daha önce gelebilseydin ya!
Hayır yaklaşma!" Bunu daha canlı söylemişti.
Sıvacı, "Durun, durun. Neden
aşağıda konuşmayı denemiyorsunuz?" diye araya girdi heyecanlı bir sesle. "Müteahhit
Bey, karınızın başlangıçtaki isteklerini yerine getirirken, yersiz, gereksiz
hatta aptalca olduğunu hiç düşünmemiştiniz." Kadına dönerek de, "Bayan
sizde, onu elde ettiğinizi zannettiniz ve evliliğin ilk günüden beri bir kaç
kelimenin ardına sığınarak geçirdiniz tüm zamanınızı... Gerçi fikrimi
sormadınız, sizi de tanımıyorum ama... ama hem kendinize, hem birbirinize
gerçekten birlikte olduğunuz zamanlar ayırmalısınız."
Bir süre sessizlik oldu ve
rüzgârın uğultusundan başka bir şey duyulmadı. Adam istemeye istemeye, "Sen..."
diyerek dudaklarını sertçe büktü.
Sıvacı bunları söyleyebilmek için
çok kitap okumak gerekip gerekmediğini kendi kendisine sordu.
Kadın, "Korkuyorum, kurtar
beni!" diye sıvacıya bağırdı. Bağırtısı hâlâ kapris doluydu ve gururu
elden bırakmıyordu. Sıvacıyı çağırırken aslında kocasının gelmesini istiyordu.
Sıvacı, "Ona ancak siz yardım
edebilirsiniz, ben ilerlersem iskelenin dengesi bozulabilir," derken aynı
zamanda kadını ve adamı onurlandırmış oldu. Adam, olabildiğince temkinli, ağır
ağır boşluğa adımını attı ve bin bir güçlükle de olsa kadını içeriye almayı
başardı. Oraya nasıl çıktığını bile anlayamazken, tehlikenin boyutlarının yeni
farkına varmış gibi perişandı.
Sıvacı, "Düşmesi ne
talihsizlik olurdu," diye düşündü.
İkisi de pencerenin önünde
gözyaşlarını silerken, "Dünkü yemek dondurulmuş değildi," dedi
şefkate muhtaç ağlamaklı sesiyle kadın.
"Lezzetinden anlamalıydım..."
diye karşılık verdi adam kendilerine acıyarak.
Bir süre bakıştılar. Hiçbir şey
konuşmadılar. Merdivenlerden birbirlerini kollayarak, sakınarak inmeye
başladılar. Onları aşağıda az sonra birbirlerine sarılmış olarak gördü.
"İşte onlar da aşağıdan
yukarıya çıkmışlardı ve sonra yukarıdan aşağıya indiler," diye düşündü. "Karı
ve koca özgürleşme isteği ile birlikte hem kendi benliklerini bulamamanın, hem
de birbirlerini tanıyamamanın sıkıntı ve baskısıyla yüz yüze kalınca aşağıdan
buralara kadar çıkmışlardı. Aşağıda bireyleşme, yukarıda ise birleşme gereğini
duyarlarken son derece sıradandılar, tıpkı benim gibi."
Bir kaç metrekare sıvamıştı ki,
nemli sıvanın ortasına kocaman bir çizgi çekti. Çizginin üstüne, yan yana duran
çöpten bir erkek ve bir kadın, altına da yine aynı figürleri biraz mesafe
bırakarak çizdi ve aralarına ince, küçük bir çizgi ekledi. Çizdiklerini bir
yuvarlak içine aldı.
Sonra çizdiklerini silerek sıvaya
devam etti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder