10 Temmuz 2026 Cuma

ÖYKÜ 10

KIRLANGIÇLAR

Sürgünde geçmiş uzun yıllardan sonra umutla yeni bir başlangıca yürüyormuş gibi hissettim uzun yokuşu ağır ağır tırmanırken. Buraları bambaşka bir yer olmuş, çok değişmişti ama yine de bazı görsel ayrıntılar çok gerilerde kalmış kırıntılarıyla eşleşmeye, tanıdık gelmeye, silik de olsa canlanmaya başlamıştı. Zamanın, önce ile şimdi arasında gitgide birbirinden uzaklaşan, yabancılaşan dilimlerinin iki ucu büyük bir özlem içerisinde birbirine bağlanarak, örtüşmekte ve ağır ağır bütünleşmekteydi. 

Elli yıl olmuş muydu, bu yokuşu çıkmayalı? Olmuştu… Zaman bıktırıcı katmanlarıyla artık hiç ulaşamayacağımı düşündüğüm şu anı acımasızca örtmüş, ötelemiş, bir kenarda yıllarca huzursuzluk içerisinde sessiz sedasız bekletmiş ve bana tarifsiz acılar yaşatmıştı. Her adımımda kavuşma anına gitgide yaklaşırken zihnim adeta doğaüstü yetenekle dağınıklıktan ve karanlıktan kurtulup yavaşça ve güçlü biçimde film şeridi gibi geçmişi işliyordu. Öyle anlamlıydı ki eski evime, yuvama gidiyor oluşum.

Hava sabahın şu erken saatlerinde adeta buz kesiyordu ki, böyle bir soğuğa epeydir rastlamamıştım. Kuytularda daha çok biriken kar, bahçe duvarlarının dip çatlaklarından sızan sularla yer yer aşınmış olsa da yine de kolayca çözülmeyecek kadar donuktu. Tamamıyla buz kesmiş yokuşta bir tane bir tekerlek izi yoktu, kimse arabayla çıkmaya cesaret edememişti anlaşılan. Adım atmak zorlu görünse de ben hiçbir şarta aldırmadan adeta kayarcasına yokuşu çıkmaktaydım. Ortalıkta kimseler yoktu, uzaklardan ara sıra gelen kalın sesli bir köpeğin havlamasının haricinde her şey çok sessiz ve yankısızdı.

İşte kanatlı bahçe kapısı…İmgeler arasında giriyorum, bana ve bize ait imgeler… Bahçenin köşesine sığınmış gibi duran ürkek ve yaşlı evimizin bir asra yaklaşan direngenliğini görünce beni sabırla ve dirençle beklediği hissine kapıldım. Karşımdaydı, gerçekti ve ben de gerçekten buradaydım. Bu anın yıllardır içimi kemiren suçluluk duygusunu artık gidermesini umdum. Evet, burayı terk etmiştim ama bu benim elimde olan bir durum değildi.

Kapıya yaklaşıyorum ve hayata başladığım, hayatı paylaştığım basamakları bir bir çıkıyorum. Bir senfoni var kafamda, zamanın tılsımıyla fısıldamadan vazgeçip olanca yüksek ahengiyle ortamı saran. Bu duygulu ve arzulu senfoni eşliğinde yaşlanmış, kıvrılmış kapıyı açıyorum. İşte ev, işte hayatın kokusu. Mekânın çıplaklığını duvardaki bozarmış, dökük püsküllü kilim ile köşede duran boyasız kahveci sandalyesi kapatıyordu. 

Girişteki gömme dolapta minik, sıradan ama gizemli eşyalar, nesneler hayal ettim. Bomboştu; ‘Hayat’ mecmuaları, kemik taraklar, dua kitapları, oya örnekleri, tahta kutularda sararmış kâğıtlara kıvrılmış çiçek tohumları, küçük bahçe aletleri yoktu.

Küçük bir ev aslında; ikisi küçük üç oda, kiler ve geniş sayılabilecek giriş. İyi-kötü onarımlarla, iyi-kötü kiracılara, uzun kışlara sabırla dayanmış yorgun duvarlarda derin çatlaklar çaputlarla kapatılmaya çalışılmıştı. Odaların birinde iki sandalye ve bir somya, hala aynı yerinde asılı mavi çerçeveli bozarık kuğu resmi. Telaşlı bir uğraştı; zihnim her ayrıntıyı, her köşeyi, her rengi eskisiyle karşılaştırıyor, değişimi ve yaşanmışlığı algılamaya çabalıyordu. Dermanı kesilmiş ama son nefesine kadar beni beklemiş mağrur duruşun titreşimlerini hissedebiliyordum.

İşte kış odası. Kışın oturduğumuz küçük, sevimli ılık oda; bomboştu ve ne kadar da yalnızdı. Küçük pencerenin çerçevesine sıkıştırılmış gazete parçalarında birini zorda olsa çıkardım ve onunla bir süre oyalandım. Oyalandım diyorum çünkü asıl merak ettiğim şeyin heyecanını bastırmaya çalışmakta olduğumu biliyordum. 

Geriye dönüp birkaç adımda karşısına geldim. Odanın içerisinden bir iç kapıyla, merdivenlerden aşağıya inilerek ulaşılan benim odamın girişinde bulunuyordum. Kasabanın, evin, bahçenin yarattığı heyecanın dışında ayrı bir beklentisi ve özlemi vardı burasının. Anahtarı ise cebimdeydi ve yıllar yılı her daim üzerimde taşımış, bir gün kilidin açılacağı anın hayali ile yaşayıp durmuştum. Gözümü kapatarak çevirdim; kilit hoş bir ‘tık’ sesiyle kayarcasına açılınca dünyalar benim oldu.

Bu evde, elbette bu oda da vakit geçirmek ne vazgeçilmez tutkuydu benim için; İlk aşkımı, ilk satırlarımı, ilk yalnızlıklarımı, ilk kırgınlıklarımı burada yaşamıştım. Bu oda da başka bir dünya ile buluşuyor, sakinleşiyor, ilhamlarımı paylaşıyor, acılarımı yaşıyor ve de eğleniyordum.

Odayı son bıraktığım gibi bulup bulamayacağımın dehşetli endişesinin merakı az sonra sona erecekti. Umduğum gibi bulamaz, bomboş, virane bir manzara ile karşılaşırsam ne yapacaktım bilemiyordum. Kapıdan girerken gizli mabede giriyormuşum gibi törensel, aşkın duygular içerisindeydim. Fakat aniden algıladığım o nemli kâğıt ile karışık buraya has eski koku, evden hiç ayrılmamışım, aradan onca zaman geçmemiş gibi beni hemencecik geçmişin taze hisleriyle doldurdu. Basamakları ağır ağır indim. İnerken dikkatimi çeken şey ise şuydu: Merdiven az önce silinmiş gibi pırıl pırıldı.

Yumuşak bir kendiliğinden aydınlıkla odanın anıları ve beklentilerimi paylaşıma hazır durumda bekleyen imgesi benliğimi sardı. Haykırmak istedim o an, bıraktığım gibiydi her şey; hiçbir şeye dokunulmamış, her şey yerli yerinde, her an kullanılmaya, yeniden yaşamaya, yeniden başlamaya ve sanki yaşatmaya hazırdı. Evet, ortalık yine kalabalıktı ama karışık değildi; yeni derlenmiş, toplanmış tazeliği hiç değişmemişti. Odadan az önce çıkıp gidivermişim gibi canlanmayı ve beni bekliyor gibiydi. Zaman mı durmuştu, ben mi geriye gitmiştim ama ne olmuşsa olmuş ben nihayetinde odama kavuşmuştum.

Karşı duvarı raflar halinde tamamen kitaplarla doldurmuştum. Girişin sağındaki duvara ise geniş bir dikdörtgen tahta levhaya dizilmiş el aletleri ile önünde fazla geniş olmayan çalışma tezgâhım vardı. Hemen önlerinde fazla biri büyük iki tane koyu yeşil renkli küp duruyordu. Odanın tam ortasındaki koyu kahverengi küçük çalışma masası ile sandalye az mı kahrımı çekmişti. Sol taraftaki duvarı rafları düzenli kareler halinde bölümlemiştim; kiminde ciltli sanat kitapları, eski şişeler, kalemlikler, çok eski model makaralı teyp, lambalı bir radyo, kimi körüklü eski fotoğraf makineleri ve birinde ise İngiliz yapımı kuğu boyunlu kömür ütüsü duruyordu.

Bunların bir zamanlar sahibi ben miydim?

Duvarda asılı ahşap çerçeveli fotoğrafa baktım; büyük aile fotoğrafına: Büyükbabam, annem, babam, teyzelerim ve biz çocuklar… Arkada duran uzun boylu sarışın genç adam da bendim. Ah, zaman nasıl da çabucak geçivermişti, gözlerim yaşarır gibi oldu ama ağlamadım.

Masamın üzerindeki defterim hala açıktı. Buradan gitmeden önce defterime yazdığım en son cümleyi okudum: "Rastlantılar yeni bir hayat kurarken aynı zamanda geçmişimizden bizi koparabilir ve her şeyi silip süpürebilir…" Defterin sayfalarını hızlıca çevirip, daha sonra incelemek üzere kapattım. Vakit geçirecek o kadar çok şey vardı ki odada bir an nereden başlamam gerektiğine karar veremedim.

İşte yine o sesler, kulağımdan hiç gitmeyen kırlangıç sesleri... İşitebiliyorum. Neşeli cıvıltıları arka bahçeden odama kadar yankılanıyor, içime doluyor, gözlerime parlak fer veriyorlar. Kırlangıçlar hem de bu kara kış mevsiminin en soğuk gününde. Ne uslanmaz şeyler.

Çocukluğumdan ve gençliğimden kalan en belirgin hatıralardan biriydi kırlangıçlar. Hiç unutmadığım, unutamadığım tatlı bahar sabahlarında mavi gökyüzünde uçuşan kırlangıç sesleriyle uyanmayı çok severdim. Her baharda umudumu boşa çıkarmadıkları için yollarını gözler, sabırsızlıkla uçuşmalarını beklerdim. 

Fakat ben buradan ayrıldığım o bahar günlerini hatırlıyorum; ne kahrediciydi, bir tane bile kırlangıç gelmemişti. Neredelerdi? 

Tüm yaşantımız boyunca hiçbir zaman unutmadığımız, unutamadığımız, daima çağrışımlarıyla bizi sarsan şeyler; ta çocukluğumuzda özümsenmiş, asla silinemeyecek, hafızamıza kazınmış derin duygular, imgeler, renkler, anlar vardır. Zamanın baş edemediği o tat, o renk, o tılsımlı anın dindirilemez, unutulmaz etkisi hiç geçmez. Kimseyle paylaşmadığımız belki de paylaşamayacağımızdan olsa gerek yalnızca kendimize ait, özel, tarifsiz bu durum içimizde yaşar. Zaman geçtikçe çok uzaklarda kalmasının getirdiği buruk mutluluk hayatın tadıdır, bir daha yaşamayacağımız, yakalayamayacağımız gerçeği ise hayatın kendisidir.

Oysa şimdi tıpkı çocukluğumdaki ötüşleriyle uçuşup duruyorlardı kırlangıçlar. Boğucu bir kış sabahı sözleşmiş gibi buluşmuştuk onlarla. 

Dakikalar ilerledikçe içime dolan büyük huzurun daha da artarak ruhuma yayıldığını hissedebiliyordum. Rahatsız düşler sıyrılıp gitmiş, görüntüler ardındaki anlamlara kavuşmuş, arayışlarım sona ermiş derin ve tarifsiz huzurla dolmuştum.

Dışarıdan gelen başka sesler de işitiyorum: Bir kız ile küçük bir oğlan konuşuyorlardı. "Gel de büyük dedemin odasını göstereyim sana, ben dört sene önce de görmüştüm," dedi kız.

Eski evin ziyaretçileri vardı anlaşılan ve odama inen kapının hemen önündeydiler.

"Ama" dedi küçük oğlan, "Orası çok karanlık değil mi?"

"Hayır, bak elektriği var." Kız, düğmeyi çevirince oda daha da aydınlandı. "Tamam, hadi inelim o zaman."

Masama geçerek oturdum ve sabırsızlıkla aşağıya inmelerini bekledim. Onları şimdiye değin hiç görmemiştim. Kapıyı ürkekçe açtılar ve ihtiyatlı adımlarla basamakları indiler. Meraklı, sevimli ve tebessümlü yüzleriyle işte karşımda durmaktaydılar.

Küçük oğlan biraz ürkmüş görünüyordu. "Her taraf toz içinde ama," diye söylendi. "Yalnızca masa mı kalmış?"

"Onca sene geçmiş," dedi kız.

"Büyük dedem bu odayı çok mu severmiş?" diye sorarken oğlanın yüzünde kendimden izler gördüm.

"Evet, çok severmiş."

"Şimdi cennette midir?"

"Cennette olduğuna eminim," diye gülümseyerek cevap verdi kız. 

"Nasıl ölmüş büyük dedem?"

"Çatıya çıkmış, kırlangıçlar için yuvalar hazırlıyormuş, ayağı takılınca arka bahçeye düşmüş."

"Vay be!" dedi oğlan.

İkisi de öyle olağanüstü, masum, içten ve güzeldiler ki gidip yüzlerini okşamak istedim ama yapamadım... Yapamadım...

Neden elli yıl hiç uğramamıştım bu eve ve bu odaya? Galiba ruhuma acı çektirmemek için... Bıraktığım gibi bulamayacağım endişesiyle hep uzak durmuş, başka diyarlarda gezinip evrenler dolaşmıştım. Zamanın ruhunu yaşamak için torunlarımı yanına alarak eski günleri anmaya ziyaretime gelen kızım bu evi sanki benim için saklamış, asla yıkılmasına ve satılmasına müsaade etmemişti. Bir gün döneceğimi bilirmiş gibi… 

Bir insan daha ne isteyebilirdi ki; evimdeyim ve cennetimdeyim... Artık hiç terk etmeyeceğim… Sonsuza dek…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

SİTE İÇERİĞİ Fantastik, aykırı, psikolojik, varoluşçu, bilim-kurgu öyküleri... KÖSTEKLİ SAAT  (PSİKOLOJİK) RÜYA FOTOĞRAFLARI  (FANTASTİK) KÜ...