"O"
Evden çıkıp otobüs durağına doğru
yürümeye başladı. Caddeye çıkınca gördü ki otobüs durağa yanaşmış ve neredeyse
hareket etmek üzere. Kaçırmamak için hızlıca koştu. Biner binmez de kapılar
kapandı ve otobüs hareket etti. Elinin tersiyle kibarca terini silip, ayakta
duracağı uygun bir yere bakındı; orta kısımdaki geniş boşluğa doğru ilerledi.
Otobüs kalabalık sayılırdı ama ayakta duran yolcular için yer yer boşluklar da
vardı.
Dışarıyı izledi sağa sola bakmadan
bir süre. Hemen önündeki koltukta oturan orta yaşlı bir bayanın kendisini
süzdüğünü görünce istifini hiç bozmadan dışarıyı izlemeye devam etti.. Birkaç
dakika geçti ama biliyordu ki göz seviyesinin altındaki manzara değişmemişti ve
kadın hâlâ onu dikkatle izlemekteydi.
Bir ara kafasını yana çevirince
herkesin kendisine baktığı izlenimine kapıldı. Kaçırılan bakışlar
hoşnutsuzluğunu artırmıştı. Görünüşünde dikkat çekebilecek bir şeyler var mı
diye üstüne başına baktı, eksik ya da fazla bir şey; eliyle yüzünü, çenesini
yokladı. Otobüsü beklettiği için kızmış olamazlardı; on beş saniye bile
bekletmemişti ki. Tesadüfî bakışların bu ana toplandığına kendisini inandırken
iki dakika geçmişti.
Hafif çaprazında, çok da uzağında
olmayan kalabalığın arasında güzel bir yüzün gülümseyen, ışıl ışıl gözleriyle
karşılaştı. Sağındaki, solundaki insanlara baktı ve fark etti ki kesinlikle
yolunda gitmeyen bir şeyler var.
Hayır, hayır kuruntu ediyordu; ara
sıra böyle şeyler her insanın başına gelebilirdi, kafaya takılacak, önemsenecek
bir durum yoktu. Şimdi her şey düzelecek, ortam olması gerektiği gibi
sıradanlığında akışına devam edecek, herkes kendi dünyasına dönecekti.
Ortadaki boşluğa doğru bir kaç
adım atmıştı ki, gözlüklü yaşlıca bir kadın, "Nerede kaldın, nihayet
gelebildin," dedi sitemkâr ama yumuşacık sesiyle.
Bazıları kendi aralarında
fısıldaştılar, bazıları hafif tebessüm ve şaşkınlıkla gözlerini adama
çevirdiler ondan bir tepki ve cevap umarak.
"Ben mi?!. Evet beklettim
zannederim," diye karşılık verdi kısık sesiyle.
Kadın, "Hiç gelmeyeceksin
diye endişelenmeye başlamıştık," dedi.
Adam, kadını tanıyıp tanımadığı ve
bir karşılığını verip vermemeyi düşündü. Sonunda, "Affedersiniz, sizi
tanıyor muyum acaba?" diye sordu çekingen bir sesle.
Kadın samimi bir edayla, "Hayır,"
dedi.
Adam olanlara şaşırmasına rağmen
yine de sakinliğini muhafaza ediyordu. Herhangi bir zamanda, yüzlerce kişi
arasından aklı başında olmayan bir kadın kurban olarak kendisini seçmişti.
Şehir büyük, insanlar çeşitliydi ama yaşlı kadın, "endişelenmeye
başlamıştık," demişti. Demek ki onun düşüncelerini paylaşan başkaları da
vardı. Bir otobüs dolusu insanın kendisini bekler olduğunu düşünmek tabii ki
hem çok saçma hem de çok komik bir rastlantısal durumdu.
Tam bu esnada tıknaz, yaşlı bir
adam orta sıralardan kadının söylediklerini tekrarlar gibi samimi bir edayla
atıldı, "Merak ettik efendim, elimizde değil," diyerek.
"Neyi merak ettiniz efendim?"
diye karşılık verirken alaycıydı ama yine de nezaketi elden bırakmamıştı.
"Gelmeyeceksiniz diye tabii
ki..." dedi yaşlı adam. "Bütün bunların gerçek olmadığını düşünmeye
başlamıştım ki geldiniz. Beni bağışlayın, bizi bırakmayacağınızı biliyorduk."
Yaklaşan panik havasını içten içe
hissediyordu. Sinirli bir sesle gözlerini kısıp kaşlarını çatarak, "Siz
kimi bekliyordunuz, kimden, neden bahsediyorsunuz bayım?.."
Yolcular hep bir ağızdan bozuk
koroyla, "Tabii ki sizi!.."
diye karşılık verdiler.
Puflayarak derin bir nefes
bıraktı. "Manyak bunlar..." diye mırıldandı. Bir açıklama yapılmasını
beklerken, kendisi bir açıklama yapmak zorunda hissetti, kelimelerin üzerine
basa basa, tane tane: "Bakınız, zannedersem yanlışınız var... Özür dilerim
ama... ben hiçbirinizi tanımıyorum... Üstelik bu otobüse de tesadüfen bindim ve
biraz sonra da inip başka bir otobüsle devam edeceğim. Her zaman bindiğim
otobüs bile değil. Lütfen!.. Lütfen beni rahat bırakın!"
İçinden derin bir oh çekti.
Açıklamaları bu aptal ve yersiz durumu düzeltmeye yeterde artardı herhalde.
Karmakarışık kafasıyla ve sıkıntıyla dışarıyı izlemeye koyuldu.
Kısa bir süre sessizlikten sonra
arka taraflardan kelli felli bir adam, "Hayır efendim! Hayır!" diyerek
atıldı. "Sizi beklediğimizi pekâlâ biliyorsunuz!"
"Yeter" diye bağırdı.
İyice afallamıştı. "Yeter şakanın da bir ölçüsü olmalı!" Suratı
mosmor olmuştu, öfkeli sesiyle, "Beklediğiniz ben değilim, eğer birini
bekliyorsanız o ben değilim. Hayır! Beni
bekliyor olamazsınız... Topluca şaka mı yapıyorsunuz? Kamera şakası filan mı?
Kamera nerede?.." El hareketleri çok keskin ve hızlıydı. Çevresine şaşkın
şaşkın aranırcasına bakındı.
Kimse ona karşılık vermedi; aynı
ifadeler, aynı bakışlar, aynı göz süzmeler devam etti, kendisinde de aynı
yılgınlık. Topluluk içinde hiç bu kadar öfkelendiğini hatırlamıyordu.
Birkaç dakika böyle geçti.
Birileri bir şeyler söylemeliydi hem de derhal. Otobüse bindiği ilk anda
dikkatini çeken o çok güzel kız gözlerini kırpıştırarak, dudağına yerleşmiş
gülümsemesiyle adama yaklaştı. Sanki onu duymuş; rahatlatmak, endişelerini
gidermek, sorularını cevaplamak istemişti: "Hayır, şaka yapmıyoruz! Bize
kızmayın! Ben de diğerlerini tanımıyorum ama onlarla aynı şeyleri hissediyorum;
hem başkasını değil sizi bekliyorduk, saatlerce, günlerce sizi bekleyebilirdik!"
Kız cümlesini masum mimiklerle tamamlarken çok ikna edici, davetkâr ve de çok
çekiciydi.
"Günlerce mi? Peki neden?"
diye sordu hemencecik olan biteni anlatacak bir şeyleri ondan umarak...
"Sizi tatmin eder mi bilmem
ama bizim için vazgeçilmez bir duygu bu... İçimizden geliyor, büyük bir
beklenti aslında. Bunu kabullenmek sizin için zor olmasa gerek..." dedi
derin derin adamın gözlerini süzerek.
"Ama!.." Kekeleyerek
devam etti: "Ne!.. Neyi?.. Ne zor olmasa gerek..."
Kız gözlerini belirgin, 'sen
anlarsın,' der gibi kırptı.
"Benden... Benden ne
bekleyebilirsiniz ki! Hiç birşey anlamıyorum, aklımın da başında olduğumu
düşünüyorum, niçin farklı davranıyorsunuz bana!" Yanındakilere de anlatmak
istermiş gibi onlara dönerek: "Beni hiç tanımayan insanların bulunduğu,
herhangi bir otobüse bindim. İnsanların böyle davranmasının… Garip ve sıkıcı
bir rastlantı mı, şaka mı, yoksa toplu bir halüsinasyon mu... ne bileyim, bir
oyun mu olduğunu düşüneyim?!."
"Rastlantı değil!..
Kesinlikle, zannettiğiniz gibi değil!.." dedi kız. Adamın yanına iyice
sokularak kısık ve iç gıcıklayıcı bir sesle: "Biz sizin için buradayız...
Siz de bizim için... Ne isterseniz yapmaya hazırız!.. Siz bizi tanımıyor
olabilirsiniz ama bizden sizi tanımıyormuşuz gibi davranmamızı istemeyin
lütfen!.. Bu kadar mütevazilik..." Kız abartılı hayranlığıyla adamın
gözlerinin içine bakıyor, göğüslerinin mütecaviz kabartısıyla da hafiften ona
dokunuyordu.
İçi bir tuhaf olmuştu adamın. Mahcup
bir ifadeyle sesini kısarak, "Bir şey istemiyorum ki, asıl siz benden ne
istiyorsunuz..." Cevap gelmediğini görünce, dişlerini sıkarak dudağını
büktü. "Rahat bırakın beni, rica ediyorum." Çaresizce söylemişti. Bir
süre sessizlik oldu ama kız hâlâ gözleri gözlerinde aynı ifadeyle önünde
duruyor, baldırlarını adamın bacaklarına sürtmekten geri kalmıyordu. Kızın
dikkatli bakışları adamın göz kırpışlarını bile kaçırmıyordu.
Adam aniden toparlandı ve aklına
gelen şeyi hemen söyledi: "Hımm... Hayır, bir şey istiyorum!" dedi.
Kızın yüzü bu sözle anlamlandı. Adam kararlı, sert bir bağırtıyla, "Peki,
soyunun!" dedi ve söylediklerine karşı kızın sövüp, sayacağını
düşündüğünden hareketsizce tepkisini bekledi.
Kız tatlı bir gülümsemeyle başını
hafifçe indirip kaldırarak onayladı. 'Mona Lisa' edasıyla montunu çıkarıp
gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Biraz önceki ısrarcı ve masum kız
gitmiş yerine alımlı, baştan çıkaran güzel bir kadın gelmişti. Gömleğini
çıkarıp adamın omzuna attı. Tam atletini çıkarmak için kollarını birleştirmişti
ki, "Dur," dedi adam. Kızı belinden kavrayarak kendine çekti ve
dudağına bir öpücük kondurdu. Kafasını kaldırıp çevresine göz gezdirdi.
Kimseden hiçbir nahoş tepki hissetmedi. Kızın yanaklarına avuçlarının arasına
aldı ve bu kez daha sert ve uzun öptü. Kızın gözlerinin içine bakarken, "
Şu anda neler olduğunun farkında mısın acaba?" diye sordu.
Kız, "Elbette, devam etmemi
istiyor musun?" diye sorarken atletini işaret ediyordu.
"Ben bunu yaptığıma
inanamıyorum... Dur, yeter!.. Yeter!.. Deliriyorum galiba ya da deli olan
sizlersiniz." Kontrolsüz bağırtısı otobüsün içini çınlattı.
Kız mahzun ifadesiyle, "Sizi
ikna edemiyoruz, ne üzücü," diye söylendi.
Bir-iki dakika motor hırıltısıyla
dolu sessizlikte geçti. Bu arada kız koridorun arka tarafına doğru ilerlemişti
ama hala göz ucuyla da adamı süzmeye devam etmekteydi.
Onu böyle görmek daha da
öfkelendirdi. Aniden, "Aptalca! Aptalca! Hiçbiri mantıklı değil!"
diye bağırdı. "Niye anlamak istemiyorsunuz, bunlar normal şeyler değil...
Değil..."
Otobüsün arka tarafına doğru
ilerlerken tanıdık bildik birisi olup olmadığını şaşkın gözlerle aramaya
başladı. Yaşlı bir kadına bir şey söyleyecekmiş gibi tam eğilmişken vazgeçti,
onun yanındaki genç adama, "Bunlar ne yapıyor, bir fikrin var mı, benimle
niye oynuyorlar?"
"Sizinle oynamıyoruz siz
O'sunuz," diye cevap verdi.
Yüzü daha da soldu ve kendinden
geçer gibi oldu. Bütün vücudu gerilmişti bu sözleri duyunca. "Niçin
bekliyorsunuz? Ben kimim?" diye sıkıştırdı. Ama diğerleri gibi o da sakin,
memnun ifadesiyle duruyor, beklediği cevapların hiçbirini alamıyordu.
"Bunu açıklayamam," dedi
genç adam.
Bu sırada otobüs durağa yanaşıp
bir kaç kişiyi aldı. Binenlerden birisi yanındakinin koluna çakıştırarak
kafasıyla adamın bulunduğu tarafı daha doğrusu adamı işaret etti.
Zaman geçtikçe, söyleyecek bir
söz, durumunu açıklayacak bir şey bulmakta zorlanıyor, içindeki sıkıntı
ürkütüyor, sıkıştırıyor, âdeta boğuyordu. Bitkin düşmüştü. "Daha fazla
dayanamayacağım! İnmek istiyorum!" diye bağırarak, kapıya doğru hamle yaptı
ve düğmeye bastı.
Yolcular hep bir anda dürtülmüş
gibi hareketlendiler: "Hayır gitmeyin, bize bunu yapmayın, olamaz,"
sesleri yükseliyordu.
Güzel kız birden ağlamaya başladı:
"Bizi terk etmeyin," diye seslendi kalabalığın arasından dikkat çeken
muhtaç sesiyle.
Gözlüklü kadın, "Acıyın bize!"
Kelli felli adam kendinden emin
pozuyla, "Bizi bırakacağınıza inanmıyorum!" dedi bağırış çağırışların
arasında. Herkes pürtelâş içerisinde birbirlerinden yardım umarak razı etmeye,
tutmaya, ikna etmeye çabalıyorlardı.
Terden sırılsıklam olmuştu her
tarafı ve ne yapacağını bilmez haldeydi adam. Bacakları bükülüyor, kolları
dökülüyor, canı çekiliyordu. Bezgin ve ağlamaklı bağırtıyla, "Benden ne istiyorsunuz, benden ne
yapmamı bekliyorsunuz?!."
Kelli felli adam yine kendinden
emin, "Bizimle kal yeter! Siz O'sunuz." Sonra kurnazca alttan
bakarak, "Hem bizi denediğinizin de farkındayız," dedi gülümseyerek.
"Denemek mi, denemek..."
diye söylendi. Onları ikna edecek gücü tükenmişti, "Tamam!" dedi.
Başı öne düştü ve mırıltıyla, "Tamam, tamam," diyordu. Kendisini
azıcık toparlayarak daha anlaşılır bir sesle ve hatta kendinden emin.: "Beklediğiniz
adamım ben! Size geldim! İşte buradayım! Ne yapacaksanız yapın! Ne olacaksa
olsun!.." Kesik kesik, derin derin solurken göz kapaklarının yarı
aralığından etrafına bakınıyordu.
İtiraf sözlerinin kendisine hiç
inandırıcı gelmediğini biliyordu. Ne istediklerini, ne yaptıklarını bilemediği
insanların anlayamadığı beklentilerinin odağı olmak tabii ki inandırıcı olmasa
gerekti.
Bir süre sonra fark etti ki kendi
kendine konuşmakta. Kafasındaki karmaşanın bir anki suskunluğunda otobüsün
içinden çıt çıkmadığını fark etti. Bütün yüzler ona çevrilmişti ama ifadeleri
farklıydı biraz önceki gibi değildi hiçbiri.
İnsanların durgun suratlarına
sözlerini tekrarladı, "Ben O'yum."
Otobüse binerken söze ilk karışan
gözlüklü kadın, sert ve azarlayan üslubuyla "Kimsin?" diye sordu ilk
cesareti gibi.
"Kim miyim ben?!
Beklediğiniz, bahsettiğiniz kişiyim. Beni beklemiyor muydunuz?"
"Beklediğimiz mi?"
diyerek arkasındakine döndü; kısık ama diğerlerinin duyabileceği bir sesle, "Deli
midir nedir?" dedi kıkırdayarak hatta alayla, "Kendisini
bekliyormuşuz," diye söylendi.
Adam duyduklarını kendi kendine
tekrarladı. "Deli mi?.."
Hemen herkesin şaşkın, tedirgin,
küçümseyen bakışlarıyla karşılaşmıştı. Birkaçı adamın yakınından iki adım öteye
uzaklaştı. İki genç, alaycı bakışlarıyla sanki her zaman karşılaştıkları bir
olaymış gibi aptal ve ukala üsluplarıyla gülümsediler.
Kelli felli adam pek ilgilenmez
duruyordu. Adamın bakışlarından rahatsız olunca, koltuğuna tekrar yerleşerek, "Bana
niye öyle bakıyorsun?" diye sordu.
Çekindiğini belli etmemeye çalışan
kelli felli adama, "Sizce ben kimim?" diye sordu.
"Şey... Sizi tanımıyorum,
bilmiyorum!.. Siz..."
"Evet siz..." diye tekrarlayarak
öykündü.
"Sizi tanımıyorum!"
dedi. Son kelimeyi söylerken daha fazla konuşmak istemediğini belirtir gibi
bitirdi ve kafasını çevirdi.
Kızın yanına doğru ilerleyip bir
şeylerin aniden değiştiğini ispatlamak istercesine, saçlarına dokunmak için
elini uzattı. Tam dokunmuştu ki kız, tiz bir çığlıkla herkesin tepkisini daha
da yoğunlaştırarak dikkati üzerinde topladı.
"Ne yaptığını zannediyorsun
terbiyesiz adam!" diye bağırtıyla sert bir tokat patlattı suratına.
Otobüsün içinde öfkeli bir
dalgalanma oldu. Adamı itekleyip, hırpalamaya başlayan kalabalıktan, "Atın şunu dışarıya!" diye
bağrışmalar yükseliyordu. "Defedin, kim bu!"
"Vah! Vah!" "Atın da aklı başına gelsin!" "Irz düşmanı!" "Zavallı... Bu genç yaşında..."
Bütün sesleri, konuşulanları o da
işitiyordu. Kulağında bir çınlama, baygınlık, hiçlik içerisinde, girdabın
helezoni çekimine kapılan bir kağıt parçası gibi çaresizce, "Durun!.. Ben
deli değilim! Ne yapıyorsunuz!.. Ne yapıyorsunuz!.." diyebildi çaresiz ve
acınası sesiyle.
Bu sırada araç yavaşladı ve adamı
iteleyerek dışarıya savurdular. Otobüsün egzos kokusunu, motorun farklı
frekanstaki titreşimlerinin uzaklaşmasını yere yapışan gözleriyle acı ve
şaşkınlık içerisinde izledi. Zar zor doğrulabilmişti az sonra. Üstünü başını
silkerken dizinin kanadığını fark etti. Ne tarafa yürüyeceğini bilemedi ilk
anda. Şehrin hiç tanıdık gelmeyen ıssız bir bölgesine geldiklerini içerideki
hengâmede hiç anlamamıştı.
Neler olmuştu, neler yaşamıştı,
nasıl bir sabahtı tanımlayamıyordu, aklı
ve bedeni perişandı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder